0; arz üstünde insanlığın ilk gününden bugüne yapılmış ve bundan sonra da kıyamete değin yapılacak inkılabat içinde kendisine bütün cephesi ile -İNKILAB- denilecek inkılabın organizatörü ve tek komutanı.
Son yüzyılda bir inkılab furyasıdır kopuyor, ancak biz inkılab kelimesinin anlamına bütünü ile vakıf olmadığımızdan, birçok kavramda olduğu gibi, inkılab kavramında da kargaşadan kurtulamadık.
0; yaptığı inkılabla, çok kısa bir zaman içinde çölün en vahşi bedevî insanını, insanlığa efendi etti. Hem de bu vahşiler cemaatten cemaata ona koşuşarak...
O kendinden evvel gelen bütün semavi kitapların tasdiki ile Enbiyanın işareti ile bundan öte, kendi zamanında Alayilliyyinde sancak açmış en sadık sıddık dosttan, Esfelesafilinde taht kurmuş Ebu Cehil'e kadar, tüm insanlar tarafından -Emin- sıfatına hak kazanmış ve kıyamete kadar da tüm insanlar onu bu sıfatla yad edecekler.
İşte 0 -Emin-: MUHAMMED'ÜR RESULULLAH
0 nasıl anlatılabilir ki, her lahzada zemin, Kelime-i Tayyibe ile beraber Onu zikretmekle ihtizaza geliyor. Nasıl mı? Çok basit; Onun izinden gitmekle en yüce şerefliler listesine geçen Bediüzzaman'ı dinleyelim: "İhtilafı metali" (güneşin doğuş saatlerinin ayrılığı sebebiyle zemin yüzünde ezansız bir zaman yoktur."
Şimdi anlaşıldı mı onun zaman ve mekan üstünlüğü?
İşte 0: MUHAMMED'ÜR RESÜLULLAH
Yine Üstad Bediüzzaman'ın tabiri ile: "Evet mademki, 0, dost ve düşmanın ittifakı ile iyi ahlakın en yüksek bir makamındadır.
Ve madem yine ittifak ile insanlık içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir.
Ve madem yine binlerce mucizenin işareti ile ve meydana getirdiği İslam aleminin mükemmel halinin şahitliği ile ve açıklayıp tercümanı olduğu Kur'an-ı Hakim'in hakikatlerinin tasdiki ile en mükemmel bir insanı kamil ve mükemmel bir mürşittir.
Ve madem Ona uymanın semeresi ile milyonlarca kamil insan bu mükemmellik mertebelerinde yükselip iki dünya saadetine ermişler.
Elbette 0 zatın sünneti, hareketleri, uyulacak en güzel örneklerdir. Ve tatbik edilecek en sağlam rehberlerdir. Ve düstur kabul edilecek en güçlü kanunlardır."
Yukarıda yazılanların tümünün sahibi 0:
MUHAMMED'ÜR RESULULLAH
Nihayet deriz ki, Onu Kur'an haricinde övmeye çalışan tüm övgüler eksiktir. Bizim yaptığımıza gelince; İmam-ı Rabbani'nin deyimi ile "Ben Onu övemem ki, asıl övgüye ulaşan Onu methettiğim için sözlerimdir."
Yukarda anlatılan manadadır sözlerimiz böyle biline...
En nihayet Onun için, Şairin deyimi İle diyoruz:
"Müjdecim, kurtarıcım, efendim, peygamberim
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim
Tasavvuf,ebedî saadete nâil olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zâhir ve batını tamir hallerinden bahseden bir ilimdir. Gerçek sufi Allah sevgisi ile safi olmuş, huzur bulmuş kimsedir.Sufiliğin iç yüzü ilâhî aşk, dış yüzü güzel ahlâktır.
Hz.Ebubekir (R.A)
Asıl adı : Abdullah. Ebubekir künyesi ile tanınır. Sonra da Sıddık ve Atik lakaplarını aldı.
Babasının adı: Osman. Ebukuhafe künyesini taşır.
Anasının adı: Selma. Ümmülhayr künyesi ile tanınır.
Nesebi: Hem ana, hem baba tarafından Müreb b. Kaab'de peygamber (S.A.V)'in nesebi ile birleşir.
Kureşi teymi kabilesine mensuptur.
Resulü Ekrem (S.A.V)'den sonra bu altın silsilenin en yüce, noktası, büyük iman... Ve yine peygamberlerden sonra, insanlığın en üstünü ki; Onun için 0, şöyle buyurdu: "Güneş, peygamberlerden sonra, Ebu Bekir'den üstün bir baş üzerinde doğup batmadı."
Bir insan için Kur'an'da anılmaktan daha yüce bir paye olduğunu bilen varsa beri gelsin...Kur'an çeşitli ayetlerle Onun tanımını yapar: "Kalbine huzur ve itminan indirilen ikinin ikincisi..."
"Doğruyu (Kur'an'ı) getiren kimseye (Resulullaha (S.A.V)) ve O'nun doğruluğunu tasvip edenlere gelince..,"
Ayrıca başka ayetlerde de: "Takva sahibi...", "Mal harcayan.." olarak hep o anlatılır. Eğer topyekün insanlık onun için bir tek kelime konuşmasaydı bile, Ona değil bir kaç ayet, bir tek ayet bile yeter artardı... Onun yüceliği -nass-la sabit oluyor böylece...
Eşrefi mahlukat (S.A.V), en açık ve seçik şekli ile O'na; "Sıddık" lakabını vermişti. Neden mi? Okuyalım: Mi'rac gibi o devirde olduğu kadar, bu devrin bile çoğu cüce akıllılarınca gülerek reddedildiği bir hadisede, Onun evinin önüne toplanan putperestlerin istihzai bir eda ile:
-"Bu da mı doğru?" deyişlerine
-"Tüm bunları kim söyledi?"
-"O."
-"0 dedi ise doğrudur."
Aklın çöktüğü, fikrin iflas ettiği bir hengamda eğer sözlü inkılab diye bir şey olursa; bu sözlerden daha büyük inkılab yapmış söz olmayacaktı.
Bunun içindir ki tasdik edilen 0 büyük nur, tasdik edene;
Sıddık tacını giydirir. Artık 0; Ebubekir Sıddık'tır.
Sıddık; tasdik edici, doğrulayıcı...
Asıl sıddıklık, yukarda anlatılmaya çalışıldığı gibi aklın ve fikrin iflas ettiği andan itibaren başlar ki, peygamberlikten sonra en yüce makam olarak her makamın üstüne çıkar. Bunu İmam-ı Rabbani'den daha iyi anlamaya çalışalım: Müceddid'i Elf-i Sani diyor ki: "Velilik makamının üstünde olan Sıddıkıyet mertebesi, batın irfanının Şeriat'a mutlak uygunluğunu belirtir. Bu makamın üstünde yalnız Nübüvvet vardır. Peygamberler peygamberine (S.A.V) vahiy yolu ile gelen ilim, Sıddık'a ilham vasıtasıyla gelir. Bu makamdan aşağı her derecede bir parça manevî sekr (sarhoşluk) daima mevcuttur. Tam ve kamil aydınlık, tam ve mükemmel ölçü, tam ve kamil erme, yalnız Sıddıkiyet makamındadır."
Büyük nur sahibine Sıddık sorar: "Cennetin bütün kapılarından çağrılacak biri var mıdır ya Resulullah?"
-"Evet ya Ebubekir, senin bütün kapılardan çağrılmanı dilerim."
-"Ümmetimden cennete ilk giren insan, muhakkak ki sen olacaksın Ya Ebubekir."
Allah (C.C) Resulü (S.A.V) "Ey itminan'a kavuşmuş nefs" mealindeki ayeti okudu.
Ebubekir: "Ey Allah (C.C)'ın Resulü (S.A.V), bu çok güzel bir ayet."
-"Evet ya Ebubekir, ölüm anında sana, melek bu ayeti okuyacak..."
Biraz da Sıddık'tan:
Diyordu ki: "Takva; akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakk'a asi olmak; ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emaneti yerine getirmek; en üstün doğruluk, sayılır. Hıyanet olarak da; en önde yalan gelir."
Birine öğüt veriyordu, sonunda dedi ki: "Ey kardeşim, sana yaptığım tavsiyeyi aklına koy. Kaybolmamasına dikkat et. Ölümü özüne sevdir nasıl olsa gelecek."
- Derdi ki: "Kulun kalbine dünya sevgisinden (süsünden) bir şey girse, Allah (C.C) ona darılır. Bu.dargınlık, o süsten ayrılıncaya kadar devam eder."
Dedi ki: "Keşke ben, koparılan sonra da yenen bir bitki olsaydım."
Çok kere dilini parmak ucu ile tutar ve şöyle derdi: "Kapılıp gittiğim bütün felaketlerin sebebi budur."
Hilafeti aldıktan sonra ashaba şu hutbeyi okudu: "İşlerinizi çevirmek için başınıza geçtim, böyle olmam, sizin en hayırlınız olduğum manasına alınmasın... Bana daima yardım ediniz. 'Doğrulukta devam ettiğim müddet; Bana uyunuz. Kaydığımı görünce de, bana kıyım hakkınızdır"
Hüznü ve Allah'a (C.C) karşı korkusu fazla idi. Bu hali icabı içi daima yanıktı... yanında duranlar, yanık ciğer kokusu alırlardı.
Hz. Ebubekir muhtelif zamanlarda evlenmiş, zevcesi Katil'eden; oğlu Abdullah ile kızı Esma. Diğer zevcesi Ümmü Rumman'dan Hz. Aişe ile oğlu Abdurrahman. Diğer zevcesi Esma'dan; Muhammed bin Ebubekir, Cüneybe binti Harice'den de; Ümmü Gülsüm doğmuştur.
Kur'an'ın Cem'i, Tertibi ve cilt haline getirilmesi gibi en yararlı işlerden biri onun devrindedir.
Yine İfta mahkemelerinin açılması onun devrindedir.
Şeriata o kadar bağlı idi ki, zekat vermemek gibi bir harekete karşı, en katı şekliyle üstüne gitmiş ve bir anda irtidadı ortadan yok etmiştir.
Vefatlarına yakın hasta yatağında... dediler:
-"Sana bakmak için bir tabip çağıralım mı?"
-"Tabip bana baktı."
-"Ne dedi?"
-"Muhakkak ki dilediğimi yaparım."
Pazartesi günü akşam da vefat etti.
H.13 M.634.
Babasının adı: Osman. Ebukuhafe künyesini taşır.
Anasının adı: Selma. Ümmülhayr künyesi ile tanınır.
Nesebi: Hem ana, hem baba tarafından Müreb b. Kaab'de peygamber (S.A.V)'in nesebi ile birleşir.
Kureşi teymi kabilesine mensuptur.
Resulü Ekrem (S.A.V)'den sonra bu altın silsilenin en yüce, noktası, büyük iman... Ve yine peygamberlerden sonra, insanlığın en üstünü ki; Onun için 0, şöyle buyurdu: "Güneş, peygamberlerden sonra, Ebu Bekir'den üstün bir baş üzerinde doğup batmadı."
Bir insan için Kur'an'da anılmaktan daha yüce bir paye olduğunu bilen varsa beri gelsin...Kur'an çeşitli ayetlerle Onun tanımını yapar: "Kalbine huzur ve itminan indirilen ikinin ikincisi..."
"Doğruyu (Kur'an'ı) getiren kimseye (Resulullaha (S.A.V)) ve O'nun doğruluğunu tasvip edenlere gelince..,"
Ayrıca başka ayetlerde de: "Takva sahibi...", "Mal harcayan.." olarak hep o anlatılır. Eğer topyekün insanlık onun için bir tek kelime konuşmasaydı bile, Ona değil bir kaç ayet, bir tek ayet bile yeter artardı... Onun yüceliği -nass-la sabit oluyor böylece...
Eşrefi mahlukat (S.A.V), en açık ve seçik şekli ile O'na; "Sıddık" lakabını vermişti. Neden mi? Okuyalım: Mi'rac gibi o devirde olduğu kadar, bu devrin bile çoğu cüce akıllılarınca gülerek reddedildiği bir hadisede, Onun evinin önüne toplanan putperestlerin istihzai bir eda ile:
-"Bu da mı doğru?" deyişlerine
-"Tüm bunları kim söyledi?"
-"O."
-"0 dedi ise doğrudur."
Aklın çöktüğü, fikrin iflas ettiği bir hengamda eğer sözlü inkılab diye bir şey olursa; bu sözlerden daha büyük inkılab yapmış söz olmayacaktı.
Bunun içindir ki tasdik edilen 0 büyük nur, tasdik edene;
Sıddık tacını giydirir. Artık 0; Ebubekir Sıddık'tır.
Sıddık; tasdik edici, doğrulayıcı...
Asıl sıddıklık, yukarda anlatılmaya çalışıldığı gibi aklın ve fikrin iflas ettiği andan itibaren başlar ki, peygamberlikten sonra en yüce makam olarak her makamın üstüne çıkar. Bunu İmam-ı Rabbani'den daha iyi anlamaya çalışalım: Müceddid'i Elf-i Sani diyor ki: "Velilik makamının üstünde olan Sıddıkıyet mertebesi, batın irfanının Şeriat'a mutlak uygunluğunu belirtir. Bu makamın üstünde yalnız Nübüvvet vardır. Peygamberler peygamberine (S.A.V) vahiy yolu ile gelen ilim, Sıddık'a ilham vasıtasıyla gelir. Bu makamdan aşağı her derecede bir parça manevî sekr (sarhoşluk) daima mevcuttur. Tam ve kamil aydınlık, tam ve mükemmel ölçü, tam ve kamil erme, yalnız Sıddıkiyet makamındadır."
Büyük nur sahibine Sıddık sorar: "Cennetin bütün kapılarından çağrılacak biri var mıdır ya Resulullah?"
-"Evet ya Ebubekir, senin bütün kapılardan çağrılmanı dilerim."
-"Ümmetimden cennete ilk giren insan, muhakkak ki sen olacaksın Ya Ebubekir."
Allah (C.C) Resulü (S.A.V) "Ey itminan'a kavuşmuş nefs" mealindeki ayeti okudu.
Ebubekir: "Ey Allah (C.C)'ın Resulü (S.A.V), bu çok güzel bir ayet."
-"Evet ya Ebubekir, ölüm anında sana, melek bu ayeti okuyacak..."
Biraz da Sıddık'tan:
Diyordu ki: "Takva; akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakk'a asi olmak; ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emaneti yerine getirmek; en üstün doğruluk, sayılır. Hıyanet olarak da; en önde yalan gelir."
Birine öğüt veriyordu, sonunda dedi ki: "Ey kardeşim, sana yaptığım tavsiyeyi aklına koy. Kaybolmamasına dikkat et. Ölümü özüne sevdir nasıl olsa gelecek."
- Derdi ki: "Kulun kalbine dünya sevgisinden (süsünden) bir şey girse, Allah (C.C) ona darılır. Bu.dargınlık, o süsten ayrılıncaya kadar devam eder."
Dedi ki: "Keşke ben, koparılan sonra da yenen bir bitki olsaydım."
Çok kere dilini parmak ucu ile tutar ve şöyle derdi: "Kapılıp gittiğim bütün felaketlerin sebebi budur."
Hilafeti aldıktan sonra ashaba şu hutbeyi okudu: "İşlerinizi çevirmek için başınıza geçtim, böyle olmam, sizin en hayırlınız olduğum manasına alınmasın... Bana daima yardım ediniz. 'Doğrulukta devam ettiğim müddet; Bana uyunuz. Kaydığımı görünce de, bana kıyım hakkınızdır"
Hüznü ve Allah'a (C.C) karşı korkusu fazla idi. Bu hali icabı içi daima yanıktı... yanında duranlar, yanık ciğer kokusu alırlardı.
Hz. Ebubekir muhtelif zamanlarda evlenmiş, zevcesi Katil'eden; oğlu Abdullah ile kızı Esma. Diğer zevcesi Ümmü Rumman'dan Hz. Aişe ile oğlu Abdurrahman. Diğer zevcesi Esma'dan; Muhammed bin Ebubekir, Cüneybe binti Harice'den de; Ümmü Gülsüm doğmuştur.
Kur'an'ın Cem'i, Tertibi ve cilt haline getirilmesi gibi en yararlı işlerden biri onun devrindedir.
Yine İfta mahkemelerinin açılması onun devrindedir.
Şeriata o kadar bağlı idi ki, zekat vermemek gibi bir harekete karşı, en katı şekliyle üstüne gitmiş ve bir anda irtidadı ortadan yok etmiştir.
Vefatlarına yakın hasta yatağında... dediler:
-"Sana bakmak için bir tabip çağıralım mı?"
-"Tabip bana baktı."
-"Ne dedi?"
-"Muhakkak ki dilediğimi yaparım."
Pazartesi günü akşam da vefat etti.
H.13 M.634.
Hz. Selman-ı Farisi (R.A.)
Nesebi; İsfahan'dan Abülmülk ailesinden gelmektedir.
Aileleri Mecusi idi. Kendilerinden, evvelki ismi sorulduğunda; "Mabeh' tir" demişti.
Daha sonra bizzat Resulullah (s.a.v)'in ağzıyla; "Selman-ül Hayr", (Hayırlı Selman veya Hayrın Selmanı) diye değiştirildi. Künyesi: Abdullah' tı.
Müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a) şöyle buyuruyordu:
"Birçok geceler, Selman ile Resulü Ekrem (S.A.V) yalnız kalırlardı. Hatta bu geceler ezvacı tahirattan hiç kimse Resulü Ekrem (S.A.V)'in hizmetine girmezdi."
İnancında o kadar sağlamdı ki, kısa zamanda bizzat Resulullah (s.a.v)' tan yakınları arasına alındığı müjdesine kavuştu. "Selman, bizim efradı ailemizdendir. Ehli beytten sayılır."
Enes b. Malik'in (r.a) rivayeti ile yine Resulullah: "Cennet üç şahsa müştaktır: Ali, Ammar ve Selman" buyurdu.
0 kadar sade giyinirdi ki köleliğinde ne kadar basit giyinmiş ise Medain valisi olduğu zaman da aynı hal ve şekilde devam etmiş. Elbisesi alelade bir aba, bir gömlek, bir şalvardan ibaretti. Hatta Medain' de İranlılar valiyi bu kıyafetle görünce çocuklar birbirine: "gurk amed, gurk amed (kurt geldi kurt geldi)" diye hayretle bağırarak çağırıyorlardı.
0 kadar cömertti ki gelirinden bir şey almaz dağıtırdı. Ve ancak eli ile kazandığını yemek adeti idi.
Evi yoktu, gölgeleri takip eder, oturur, dinlenirdi.
Hizmetçisini bir işe yollayınca hamuru kendisi yoğurur; "Ona iki vazifeyi birden veremeyiz" derdi.
İnsanlardan sadaka almazdı, çok çekinir, hatta fakirlere bile sadaka kabul etmemelerini tavsiye ederdi. Derdi ki: "Allah Resulü (S.A.V) bize ant verdi ve şöyle buyurdu: "Her birinizin taşıyacağı dünyalık, bir yolcunun taşıyacağı azık kadar az olsun."
Derdi ki: "Şunlara şaşılır; dünyaya hırsla sarılır ama ölüm onu arıyor, unutmuş ama; unutulmuş değil, güler ama bilmez ki Rabbi ondan razı mı değil mi?"
Hz. Osman'ın hilafeti zamanında vefat etti. H. 35 M. 655
Mübarek hilyeleri: Buğday renginde, esmer ve uzun boylu idi.
Aileleri Mecusi idi. Kendilerinden, evvelki ismi sorulduğunda; "Mabeh' tir" demişti.
Daha sonra bizzat Resulullah (s.a.v)'in ağzıyla; "Selman-ül Hayr", (Hayırlı Selman veya Hayrın Selmanı) diye değiştirildi. Künyesi: Abdullah' tı.
Müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a) şöyle buyuruyordu:
"Birçok geceler, Selman ile Resulü Ekrem (S.A.V) yalnız kalırlardı. Hatta bu geceler ezvacı tahirattan hiç kimse Resulü Ekrem (S.A.V)'in hizmetine girmezdi."
İnancında o kadar sağlamdı ki, kısa zamanda bizzat Resulullah (s.a.v)' tan yakınları arasına alındığı müjdesine kavuştu. "Selman, bizim efradı ailemizdendir. Ehli beytten sayılır."
Enes b. Malik'in (r.a) rivayeti ile yine Resulullah: "Cennet üç şahsa müştaktır: Ali, Ammar ve Selman" buyurdu.
0 kadar sade giyinirdi ki köleliğinde ne kadar basit giyinmiş ise Medain valisi olduğu zaman da aynı hal ve şekilde devam etmiş. Elbisesi alelade bir aba, bir gömlek, bir şalvardan ibaretti. Hatta Medain' de İranlılar valiyi bu kıyafetle görünce çocuklar birbirine: "gurk amed, gurk amed (kurt geldi kurt geldi)" diye hayretle bağırarak çağırıyorlardı.
0 kadar cömertti ki gelirinden bir şey almaz dağıtırdı. Ve ancak eli ile kazandığını yemek adeti idi.
Evi yoktu, gölgeleri takip eder, oturur, dinlenirdi.
Hizmetçisini bir işe yollayınca hamuru kendisi yoğurur; "Ona iki vazifeyi birden veremeyiz" derdi.
İnsanlardan sadaka almazdı, çok çekinir, hatta fakirlere bile sadaka kabul etmemelerini tavsiye ederdi. Derdi ki: "Allah Resulü (S.A.V) bize ant verdi ve şöyle buyurdu: "Her birinizin taşıyacağı dünyalık, bir yolcunun taşıyacağı azık kadar az olsun."
Derdi ki: "Şunlara şaşılır; dünyaya hırsla sarılır ama ölüm onu arıyor, unutmuş ama; unutulmuş değil, güler ama bilmez ki Rabbi ondan razı mı değil mi?"
Hz. Osman'ın hilafeti zamanında vefat etti. H. 35 M. 655
Mübarek hilyeleri: Buğday renginde, esmer ve uzun boylu idi.
Ebu Abdullah Ca'feri Sadık (R.A)
İlim Medine'sinin kapısı Hz. Ali (r.a)'dan, Hz. Hüseyin (R.A), ondan Zeynel Abidin (R.A) ondan Muhammed Bakır (R.A) ondan, da Ca'fer-i Sadık (R.A).
Haliyle Hz. Ali (R.A) onun büyük babasının büyük babası ve peygamber torunu. Anne tarafından da büyük babası, İmam Kasım el-Fakih'tir.
0 meşhur On iki îmamın altıncısı.
Hicri 83 yılında Medine'de doğdu.
Babası Muhammed Bakır'ın (R.A) en büyük oğlu.
İlimde o kadar ilerlemişti ki zamanının bir tanesi diye anıldı. Bir yandan îmamı Azam gibi bir zat, îmam Cafer'in dizlerinin altında ders alırken, diğer yandan 0 da, Maruf-i Kerhi'den gönül sırlarım alıyor.
Mana ilminde olduğu kadar maddede de üstat. Kimya ilminde günün üstadıydı. Cebir ilminin mucidi ve sonra da kimyada da en büyük mucitlerden olan El Cabir onun talebesidir.
Kendisine doğruluğundan dolayı sadık lakabı takıldı. Eba Müslim Horasani, Emevilere karşı isyan bayrağını açınca Cafer-i Sadık hazretlerine mektup gönderdi:
-"Halife sen ol!"
Cafer-i Sadık cevap veriyor :
-"Ben halifeliği kabul etmem." Ve mektubu yakıyor. Çünkü o mana ilminin halifesi idi...
Şöyle buyurdu: "Şu dört şeyi her çerifin (Seyyid' in) yapması gerek, yapmaması yakışmaz;
1- Bulunduğu meclise babası ^elince ayağa kalkması.
2- Misafirlerine hizmet etmek
3- Yüz tane hizmetçisi de olsa, bineğine yardım istemeden binmek.
4- îlim öğrendiği hocasına hizmet."
Dedi ki: "Bir hata işlediğinizde, Allah (c.c)'tan af talep ediniz. Çünkü hatalar, insanlar yaratılmadan önce yaratılmıştır. Bütün helak; hatada ısrar etmededir.
Derdi ki: "Bir mü'min kardeşine karşı sevmediğin bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan belki benim bilmediğim bir özrü vardır de ve kapa."
Buyurdu ki: "Bir kimsenin Rızkı daralırsa istiğfara devam etsin."
Derdi ki: "Bir kimse sevdiği bir malın elinde kalmasını istiyorsa, baktıkça maşallah la kuvvete illa billah desin."
Buyurdu ki: "Sultanların kapısına yaltaklanmadıkça, fakihler, peygamberlerin vekilleridir."
Derdi ki: "Beş kimseden sakının; yalancıdan, ahmaktan, cimriden, mürüvvetsizden ve fasıktan."
Bir gün Davud-i Taî (R.A) Sadık' ın huzuruna gelip: "Ey Allah'ü Teala'nın Resulünün (S.A.V) oğlu, bana nasihat ver, kalbim karardı" dedi. "Sen zamanın zahidisin. Benim nasihatime ihtiyacın yoktur" buyurdu. Davud, Ey Allah Resulünün (S.A.V) oğlu, Cenab-ı Hakk size herkesin üstünde bir fazilet verdi, herkese nasihat vermeniz gerekir, deyince: "Ey Ebu Süleyman! Kıyamette ceddimin (S.A.V) niçin bana hakkıyla uymadın demesinden korkuyorum. Bu nesep işi değil, amel işidir, buyurdu. Davud bunu duyunca ağladı ve: "Ya Rabbi, onun kıymetinin aslı, peygamberlik suyundan yaradılışının terkibi burhan sahilîlerindendir. Dedesi Resul, annesi Betül (Hz. Fatıma evladıdır) olduğu halde, böyle hayran olursa, Davud kim oluyor ki yaptıklarının bir kıymeti olsun dedi.
Bir gün kölelerini çağırdı. "Gelin bîat eyleyelim ve söz verelim ki; kıyamette, içimizden hangimiz kurtulursa, diğerlerine şefaat etsin." Ey Resulullahın (S.A.V) oğlu, sizin bizim şefaatımıza ihtiyacınız yoktur. Dedeniz, bütün insanların ve cinlerin şefaatçısıdır, dediler. Hazreti îmam, "ben bu amelimle, kıyamette Ceddimin yüzüne bakmaya utanırım buyurdu."
Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu, Allah Allah diyordu. Arkasından kalbi yanık birisi de gidiyor ve Allah Allah diyordu. Sadık dedi ki: "Allah! elbisem yoktur, cübbem yoktur." Aniden bir paket elbise göründü. Sadık elbiseyi giydi. Arkadan gelen kimse huzuruna gelip: "Ey efendi! Allah Allah derken bende sizinle beraber diyordum. Eski elbiselerinizi de bana veriniz." dedi. Bu söz Sadığın hoşuna gitti ve çıkardığı elbiseleri ona verdi.
Buyurdu ki: "Nefsi için nefsiyle mücahede eden, keramete kavuşur, Nefsi ile Allah için mücahede eden, Allah'ü Teala ya kavuşur.
Bir kimse Cafer Sadık hazretlerinin huzuruna gelip; "Bana Allah'ü Teala'yı göster" dedi.
"Siz, Musa Aleyhisselama: "Beni göremezsin" dendiğini bilmiyor musunuz?"
"Biliyorum, fakat bu ümmet Muhammet Mustafa'nın (S.A.V) ümmetidir. Kimi, kalbimle Allah'ü Teala' yı görüyorum, kimi, Rabbimi görmeyince, ibadet etmem diyor, dedi."
Sadık; "Şu adamı bağlayın ve Dicle'ye atın" buyurdu. Adamı bağlayıp Dicle'ye attılar. Suya gömdüler, çıkardılar.
Dedi ki: "Ey peygamber efendimizin (S.A.V) oğlu, beni kurtar.
Sadık; "Ey su bunu içine al" buyurdu. Yine battı. Çıkınca ; yine Ey Resulullahın (S.A.V) oğlu beni kurtar dedi. Ey su bunu içine al buyurdu. Bir kaç defa devam etti. Nihayet, her şeyden ümidini kesip, suya gömülünce insanlardan bir şey istemeyip "Ya Rabbi beni kurtar" dedi. Sadık onu çıkarın buyurdu. Çıkardılar. Kendine gelmesi için bir müddet yatırdılar.
Sonra "Hakkı gördün mü?" buyurdu. Başkasından yardım istediğim müddetçe önümde bir perde vardı. Bütün varlığımla ona sığınınca, kalbime bir pencere açıldı. Oradan baktım aradığımı buldum dedi.
Sadık buyurdu ki; "doğru söyleyinceye kadar, yalancı idin. Şimdi, kalbinde açılan o pencereyi iyi muhafaza et.
Ebu Basir anlatır; "Medine'ye gitmiştim. Yanımda bir cariyem vardı. Onunla cem oldum. Hamama gitmek için dışarı çıktım. Bir takım kimseler gördüm. İmam Caferi Sadık'ı ziyarete gidiyorlardı. Ben de onlara katıldım. Gidip içeri girdik. Bana bakarak: "Ey Ebü Basir, peygamberlerin ve oğullarının huzuruna cünüp olarak girilemeyeceğini bilmiyor musun?" buyurdu. Sizi ziyaretten mahrum kalmayayım diye gelmiştim. Bir daha böyle yapmayacağıma tövbe edip dışarı çıktım.
Birisi anlatmıştır. Bir dostum vardı. Halife Mensur onu hapsetmişti. Bir hac mevsiminde ikindi namazından sonra İmam Cafer-i Sadık'ı gördüm. Hapiste olan arkadaşımı sordu. Yine hapistedir dedim. Hemen dua buyurdular. Biraz sonra, kendisi yemin ederek: "Arkadaşını Arife günü ikindi namazından sonra salıverdiler" buyurdu.
Yine birisi anlatır: "İmam Cafer-i Sadıkla Mekke'ye gidiyorduk. Etrafında çocukları ile bir kadın ağlaşıyordu. Önlerinde de bir inek ölüsü vardı. Bu ne haldir diye sordular. Kadın, biz bu ineğin sütü ile geçinirdik. Şimdi öldü ne yapacağımızı şaşırdık dedi. Hazreti îmam, bu ineği, Allahu
Teala' nın diriltmesini ister misin? buyurdu. Kadın, bu musibet yetmiyormuş gibi, bir de benimle alay mı ediyorsun? dedi. îmam alay etmiyorum deyip dua buyurdu. Sonra mübarek ayağı ile hayvana dokundu. Hayvan sağlam olarak kalktı. Hazreti îmam ise kalabalığa girip, gaip oldu. Kadın bu büyük işi, kimin yaptığını anlayamamıştı.
Yine birisi anlatır: "Bir grup insanlarla Hazreti îmamın sohbetinde idik. Ben sordum ki, Allahu Teala, Bakara Suresi iki yüz elli altıncı ve sonraki ayetlerinde İbrahim Aleyhisselama: "Dört kuş al. Onları iyice tanı. Sonra her birini kesip parça parça et. Her bir parçayı bir dağın üzerine koy. Sonra onları yanına çağır. Hepsi yanına gelecektir." buyurdu. 0 kuşlar aynı cinsten mi idi, yoksa ayrı cinsten mi idiler. "îster misiniz o kuşları aynen size göstereyim" buyurdu. îsteriz dedik. "Ey tavus!" buyurdu bir tavus hazır oldu. "Ey karga" buyurdu bir karga hazır oldu. Sonra "Ey güvercin" buyurdu. Bir güvercin orada gördük. Sonra "Ey doğan!" buyurdu. Bir doğan hazır oldu. Emir buyurup oradaki dört kuşun başları kesildi, bir yere saklandı. Vücutları karıştırılıp, parçalandı. Sonra "Ey tavus!" buyurdu. Tavusun eti, kemiği; tüyleri bir araya toplanıp başına yapıştı ve canlandı. Diğer kuşlar da aynı şekilde canlandılar.
Buyurdu: Namaz her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı oruçtur. Amel etmeden karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.
Buyurdu: Sadaka ile rızkınızı çoğaltınız. Zekat vererek mallarınızı koruyunuz. îktisat eden aldanmaz. Tedbir, yani düzenli olmak geçimin yarısıdır.İnsanlarla iyi geçinmek aklın yarısıdır.
Buyurdu: Takvadan üstün azık yoktur. Susmaktan güzel bir şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.
Yedi erkek, üç kız çocukları vardı. Hepsi de zamanın, süsü alimi, fadılı, evliyanın rehberiydiler. Oğulları;
1- Musa Kazım
2- İshak
3- Muhammed
4- İsmail
5-Abdullah
6- Abbas
7- Ali
Hicri 148 yılında 65 yaşında Medine'de vefat etti. Mübarek hilyeleri: Beyaz pembe karışımı bir renkte çok güzel bir yüze sahiptiler.
Haliyle Hz. Ali (R.A) onun büyük babasının büyük babası ve peygamber torunu. Anne tarafından da büyük babası, İmam Kasım el-Fakih'tir.
0 meşhur On iki îmamın altıncısı.
Hicri 83 yılında Medine'de doğdu.
Babası Muhammed Bakır'ın (R.A) en büyük oğlu.
İlimde o kadar ilerlemişti ki zamanının bir tanesi diye anıldı. Bir yandan îmamı Azam gibi bir zat, îmam Cafer'in dizlerinin altında ders alırken, diğer yandan 0 da, Maruf-i Kerhi'den gönül sırlarım alıyor.
Mana ilminde olduğu kadar maddede de üstat. Kimya ilminde günün üstadıydı. Cebir ilminin mucidi ve sonra da kimyada da en büyük mucitlerden olan El Cabir onun talebesidir.
Kendisine doğruluğundan dolayı sadık lakabı takıldı. Eba Müslim Horasani, Emevilere karşı isyan bayrağını açınca Cafer-i Sadık hazretlerine mektup gönderdi:
-"Halife sen ol!"
Cafer-i Sadık cevap veriyor :
-"Ben halifeliği kabul etmem." Ve mektubu yakıyor. Çünkü o mana ilminin halifesi idi...
Şöyle buyurdu: "Şu dört şeyi her çerifin (Seyyid' in) yapması gerek, yapmaması yakışmaz;
1- Bulunduğu meclise babası ^elince ayağa kalkması.
2- Misafirlerine hizmet etmek
3- Yüz tane hizmetçisi de olsa, bineğine yardım istemeden binmek.
4- îlim öğrendiği hocasına hizmet."
Dedi ki: "Bir hata işlediğinizde, Allah (c.c)'tan af talep ediniz. Çünkü hatalar, insanlar yaratılmadan önce yaratılmıştır. Bütün helak; hatada ısrar etmededir.
Derdi ki: "Bir mü'min kardeşine karşı sevmediğin bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan belki benim bilmediğim bir özrü vardır de ve kapa."
Buyurdu ki: "Bir kimsenin Rızkı daralırsa istiğfara devam etsin."
Derdi ki: "Bir kimse sevdiği bir malın elinde kalmasını istiyorsa, baktıkça maşallah la kuvvete illa billah desin."
Buyurdu ki: "Sultanların kapısına yaltaklanmadıkça, fakihler, peygamberlerin vekilleridir."
Derdi ki: "Beş kimseden sakının; yalancıdan, ahmaktan, cimriden, mürüvvetsizden ve fasıktan."
Bir gün Davud-i Taî (R.A) Sadık' ın huzuruna gelip: "Ey Allah'ü Teala'nın Resulünün (S.A.V) oğlu, bana nasihat ver, kalbim karardı" dedi. "Sen zamanın zahidisin. Benim nasihatime ihtiyacın yoktur" buyurdu. Davud, Ey Allah Resulünün (S.A.V) oğlu, Cenab-ı Hakk size herkesin üstünde bir fazilet verdi, herkese nasihat vermeniz gerekir, deyince: "Ey Ebu Süleyman! Kıyamette ceddimin (S.A.V) niçin bana hakkıyla uymadın demesinden korkuyorum. Bu nesep işi değil, amel işidir, buyurdu. Davud bunu duyunca ağladı ve: "Ya Rabbi, onun kıymetinin aslı, peygamberlik suyundan yaradılışının terkibi burhan sahilîlerindendir. Dedesi Resul, annesi Betül (Hz. Fatıma evladıdır) olduğu halde, böyle hayran olursa, Davud kim oluyor ki yaptıklarının bir kıymeti olsun dedi.
Bir gün kölelerini çağırdı. "Gelin bîat eyleyelim ve söz verelim ki; kıyamette, içimizden hangimiz kurtulursa, diğerlerine şefaat etsin." Ey Resulullahın (S.A.V) oğlu, sizin bizim şefaatımıza ihtiyacınız yoktur. Dedeniz, bütün insanların ve cinlerin şefaatçısıdır, dediler. Hazreti îmam, "ben bu amelimle, kıyamette Ceddimin yüzüne bakmaya utanırım buyurdu."
Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu, Allah Allah diyordu. Arkasından kalbi yanık birisi de gidiyor ve Allah Allah diyordu. Sadık dedi ki: "Allah! elbisem yoktur, cübbem yoktur." Aniden bir paket elbise göründü. Sadık elbiseyi giydi. Arkadan gelen kimse huzuruna gelip: "Ey efendi! Allah Allah derken bende sizinle beraber diyordum. Eski elbiselerinizi de bana veriniz." dedi. Bu söz Sadığın hoşuna gitti ve çıkardığı elbiseleri ona verdi.
Buyurdu ki: "Nefsi için nefsiyle mücahede eden, keramete kavuşur, Nefsi ile Allah için mücahede eden, Allah'ü Teala ya kavuşur.
Bir kimse Cafer Sadık hazretlerinin huzuruna gelip; "Bana Allah'ü Teala'yı göster" dedi.
"Siz, Musa Aleyhisselama: "Beni göremezsin" dendiğini bilmiyor musunuz?"
"Biliyorum, fakat bu ümmet Muhammet Mustafa'nın (S.A.V) ümmetidir. Kimi, kalbimle Allah'ü Teala' yı görüyorum, kimi, Rabbimi görmeyince, ibadet etmem diyor, dedi."
Sadık; "Şu adamı bağlayın ve Dicle'ye atın" buyurdu. Adamı bağlayıp Dicle'ye attılar. Suya gömdüler, çıkardılar.
Dedi ki: "Ey peygamber efendimizin (S.A.V) oğlu, beni kurtar.
Sadık; "Ey su bunu içine al" buyurdu. Yine battı. Çıkınca ; yine Ey Resulullahın (S.A.V) oğlu beni kurtar dedi. Ey su bunu içine al buyurdu. Bir kaç defa devam etti. Nihayet, her şeyden ümidini kesip, suya gömülünce insanlardan bir şey istemeyip "Ya Rabbi beni kurtar" dedi. Sadık onu çıkarın buyurdu. Çıkardılar. Kendine gelmesi için bir müddet yatırdılar.
Sonra "Hakkı gördün mü?" buyurdu. Başkasından yardım istediğim müddetçe önümde bir perde vardı. Bütün varlığımla ona sığınınca, kalbime bir pencere açıldı. Oradan baktım aradığımı buldum dedi.
Sadık buyurdu ki; "doğru söyleyinceye kadar, yalancı idin. Şimdi, kalbinde açılan o pencereyi iyi muhafaza et.
Ebu Basir anlatır; "Medine'ye gitmiştim. Yanımda bir cariyem vardı. Onunla cem oldum. Hamama gitmek için dışarı çıktım. Bir takım kimseler gördüm. İmam Caferi Sadık'ı ziyarete gidiyorlardı. Ben de onlara katıldım. Gidip içeri girdik. Bana bakarak: "Ey Ebü Basir, peygamberlerin ve oğullarının huzuruna cünüp olarak girilemeyeceğini bilmiyor musun?" buyurdu. Sizi ziyaretten mahrum kalmayayım diye gelmiştim. Bir daha böyle yapmayacağıma tövbe edip dışarı çıktım.
Birisi anlatmıştır. Bir dostum vardı. Halife Mensur onu hapsetmişti. Bir hac mevsiminde ikindi namazından sonra İmam Cafer-i Sadık'ı gördüm. Hapiste olan arkadaşımı sordu. Yine hapistedir dedim. Hemen dua buyurdular. Biraz sonra, kendisi yemin ederek: "Arkadaşını Arife günü ikindi namazından sonra salıverdiler" buyurdu.
Yine birisi anlatır: "İmam Cafer-i Sadıkla Mekke'ye gidiyorduk. Etrafında çocukları ile bir kadın ağlaşıyordu. Önlerinde de bir inek ölüsü vardı. Bu ne haldir diye sordular. Kadın, biz bu ineğin sütü ile geçinirdik. Şimdi öldü ne yapacağımızı şaşırdık dedi. Hazreti îmam, bu ineği, Allahu
Teala' nın diriltmesini ister misin? buyurdu. Kadın, bu musibet yetmiyormuş gibi, bir de benimle alay mı ediyorsun? dedi. îmam alay etmiyorum deyip dua buyurdu. Sonra mübarek ayağı ile hayvana dokundu. Hayvan sağlam olarak kalktı. Hazreti îmam ise kalabalığa girip, gaip oldu. Kadın bu büyük işi, kimin yaptığını anlayamamıştı.
Yine birisi anlatır: "Bir grup insanlarla Hazreti îmamın sohbetinde idik. Ben sordum ki, Allahu Teala, Bakara Suresi iki yüz elli altıncı ve sonraki ayetlerinde İbrahim Aleyhisselama: "Dört kuş al. Onları iyice tanı. Sonra her birini kesip parça parça et. Her bir parçayı bir dağın üzerine koy. Sonra onları yanına çağır. Hepsi yanına gelecektir." buyurdu. 0 kuşlar aynı cinsten mi idi, yoksa ayrı cinsten mi idiler. "îster misiniz o kuşları aynen size göstereyim" buyurdu. îsteriz dedik. "Ey tavus!" buyurdu bir tavus hazır oldu. "Ey karga" buyurdu bir karga hazır oldu. Sonra "Ey güvercin" buyurdu. Bir güvercin orada gördük. Sonra "Ey doğan!" buyurdu. Bir doğan hazır oldu. Emir buyurup oradaki dört kuşun başları kesildi, bir yere saklandı. Vücutları karıştırılıp, parçalandı. Sonra "Ey tavus!" buyurdu. Tavusun eti, kemiği; tüyleri bir araya toplanıp başına yapıştı ve canlandı. Diğer kuşlar da aynı şekilde canlandılar.
Buyurdu: Namaz her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı oruçtur. Amel etmeden karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.
Buyurdu: Sadaka ile rızkınızı çoğaltınız. Zekat vererek mallarınızı koruyunuz. îktisat eden aldanmaz. Tedbir, yani düzenli olmak geçimin yarısıdır.İnsanlarla iyi geçinmek aklın yarısıdır.
Buyurdu: Takvadan üstün azık yoktur. Susmaktan güzel bir şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.
Yedi erkek, üç kız çocukları vardı. Hepsi de zamanın, süsü alimi, fadılı, evliyanın rehberiydiler. Oğulları;
1- Musa Kazım
2- İshak
3- Muhammed
4- İsmail
5-Abdullah
6- Abbas
7- Ali
Hicri 148 yılında 65 yaşında Medine'de vefat etti. Mübarek hilyeleri: Beyaz pembe karışımı bir renkte çok güzel bir yüze sahiptiler.
Beyazıd-i Bistami (K.S)
Bayezid onun künyesidir. Esas adı: Tayfur.
Babasının adı: İsa.
Hicri 188'de Bistam' da doğdu.
Ali ve Adem isminde iki kardeşi olup, ikisi de züht ve takva ile süslenmiş ve tasavvuf yolunda idiler.
Zahir ilimlerinde üstadının Kürd asıllı olduğunu Nefahatül Üns bildiriyor. Hocasına hürmet ve tazimi o kadar büyüktü ki vefatı sırasında, kabrinin üstadımın kabrinden daha aşağıda yapılmasını vasiyet eylemiştir. îmam Alî Rıza' nın sohbetinden ve bunun bereketi ile îmam Cafer-i Sadık' ın ruhaniyetinden istifade etmiştir. Şerh-i Meyakıf 617. sahifesinde diyor ki: Ebu Yezîd, îmam Ca'fer-i Sadık zamanında yoktu. Fakat îmamın rühundan istifade etti. Bundan feyz alması ile meşhurdur.
Genç Bayezid okuduğu bir ayet üzerine eve erkenden gelir. Annesi sorar:
- Nederi bu kadar erken döndün?
- Bir ayet gördüm, Allah (c,c) kendisine ve sana hizmet etmemi emrediyor. Hemen hizmetinize koştum.
- Ya benim için yalvar, sana hizmet edeyim; Yahut bırak, kendimi Allah (c.c)'a vereyim.
- Seni Allah (c.c)'a bıraktım, kendini ona ver.
Derdi ki: "Otuz yıl mücahede işinde çalıştım, bunun sonunda anladım ki; kul için en zor şey ilim ve ilmin gereğini yapmaktır. " Mansur misali bazen Şeriat'e aykırı sözler ağzımdan çıkmış malum.. Vahdet hali.. ince sır..
Derdi ki: "Ağzımdan Şeriat'e aykırı böyle sözler döküldüğünü duyarsanız, üzerime kama ve kılıçlarla saldırınız."
İrfan sahibinin vasfını sordular. Şu cevabı verdi: "Tıpkı cehennem ehli gibi... onlar ölmek ve dirilmek bilmeyen hayata sahiptirler... yanarlar... yanarlar.. ama bunları yakan bir başka ateştir.. aşk ateşidir.. muhabbet ateşidir.."
Mevlana'ya atfedilen aslında Bayezid'm olan sözü: "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."
Bir gün Bistam alimlerinden biri kendisine sordu:
- Ya Bayezid bu ilim sana kimden ve nerden vergi? dedi. Şu cevabı aldı:
- Allah (c.c)'tan., Ve Allah (c.c)'m ni'meti..
Onun zatından.. izahı çok kolay... Peygamber (SAV)'in şu hadis-i şerifini okursan anlarsın!
"Bir kimse bildiğiyle amel ederse, Cenab-ı Hakk ona bilmediğini ihsan eder." gelen alim, cevabı karşısında sustu, durumu kavradı çıkıp gitti.
Derdi ki: "Allah (CC)'tan bir şey isteyen, O' na sıfat isimleri ile dua eder. Fakat O' nun zatını murat edene, ancak zat ismi olan, Allah (CC) ile yönelmek lazımdır."
Şeyh Feridun-i Attar (Tezkire-tül evliya adındaki kitabında buyurmuştur ki; Yusuf Necürani adında bir zat imtihan kastiyle keramet talep ederek Bayezid' in huzuruna gelir. Hazreti Şeyh de: "Biz kerametlerimizi ve harikalarımızı ona havale ettik, ona gidin", buyurup, müridlerinden Şeyh Ebu Said Raî hazretlerine gönderir.
Bu işaret üzerine Yusuf Necürani, Şeyh Ebu Said hazretlerinin yanına gittiği zaman, Şeyh hazretleri sahrada namaz kılmakta, kurtlar ise koyunlarına çobanlık ve bekçilik etmekte olduğunu gördü. Ebu Said hazretleri namazı bitirince Yusuf Necürani, kendisinden taze üzüm ister.
Şeyh Raî Hazretleri de, elinde bulunan asasını iki parça edip, bir parçasını kendi tarafında diğer parçasını Yusuf Necürani tarafında yere diker dikmez Allahü Teala'nın hikmeti ve ihsanı ile asma haline gelerek taze üzüm verir. Fakat şeyh Raî hazretlerinin tarafında olan beyaz, Yusuf-i Necürani tarafında olan siyah renkli olarak zuhur eder.
Yusuf-i Nercürani, ne için bu üzümlerin renkleri değişik? dediği zaman; Şeyh Raî hazretleri: "Ben Cenab-ı Hakk 'dan yakinî olarak istedim, sen ise imtihan etmek için istedin. 0 halde her şeyin rengi kendi halinde olmak gayet tabiidir" cevabını verdi.
Sonra Yusuf-i Necürarii'ye bir kilim vererek, iyice muhafaza etmesini tembih eder. Yusuf kilimi alıp hacca gider, Arafat ta, bu kilim kaybolur. Hacdan sonra Bistam'a döndüğü zaman, kilimi Şeyh Raî hazretlerinin önünde bulur. Ve Hazreti Bayezid gibi yüksek bir veliden keramet istediğine kalpten pişman olarak, tövbe ve istiğfarla müritleri arasına girer.
îmam-ı Rabbani (k.s) Mektubat ta buyurur:
- Bayezid-i Bistami Sübhani sözünün manası hakkı tenzihdir. Kendini tenzih değildir.
- Bayezid-i Bistami, Sübhani sözünü yolun ortasında iken söylemiştir. Sonra bundan geçip
kemale kavuşmuştur.
Bir gün ashabına; "Kalkın, Allah'ın veli kullarından birini karşılamağa çıkalım" buyurup kalktılar.. Ana yola çıkınca İbrahim bin Şeybe-i Hirevi ile karşılaştılar. Ebu Yezid, ona:
"Hatırıma seni karşılamak ve Rabbim katında sana şefaat etmek geldi." buyurunca, İbrahim bin Şeybe: "Sen bütün mahlukata şefaat etsen, hiç de fazla sayılmaz. Zira onların hepsi bir parça çamurdur" dedi. Bayezid hazretleri bu cevaba şaşıp kaldı.
İmam-ı Yafiî anlatır: Birisi Abdümihman bin Yahya'ya tevekkülden sordu. Elini ejderhanın ağzına soksan ve bileğine kadar ağzına girse. Allahü Teala ile olup, başkasından korkmamandır" buyurdu Bayezid hazretlerine de tevekkülden sormaya gittim. Kapıyı çaldım. Birden "Abdurrahman'ın sözü sana kafi gelmedi mi?" buyurdu. Kapıyı açın dedim. "Sen beni ziyarete gelmedin, cevabını da kapının arkasından aldın" buyurdu. Ve bana kapıyı açmadı, Gittim, bir sene sonra ziyaretine geldim. Bir ay miktarı yanında kaldım. Bu zaman içinde kalbimden geçen her şeyi bana haber verirdi.
Vefatından sonra onu rüyada gördüler ve sordular: "Halin nice oldu?"
- Bana; "ey pir, ne getirdin?" dediler. Dedim ki: "Dilenci padişahının kapısına gelince; ona, "ne getirdin?" demezler. "Ne istersin?" derler. Hîtap geldi: "Doğru söylüyor onu bırakın."
Hicri 231 yılında, yahut 232, İbn-i Hillika' nın rivayetine göre 261 veya 262 senesi Şaban-ı şerifinin on beşinci günü yine Bistam' da vefat etmiştir. Mübarek mezarı Bistam'da herkesin ziyaret yeridir.
Mübarek hilyeleri: Uzun boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı ve çukur gözlü idi. Sakalı seyrekti. Hz. Ebubekir' e çok benziyordu
Babasının adı: İsa.
Hicri 188'de Bistam' da doğdu.
Ali ve Adem isminde iki kardeşi olup, ikisi de züht ve takva ile süslenmiş ve tasavvuf yolunda idiler.
Zahir ilimlerinde üstadının Kürd asıllı olduğunu Nefahatül Üns bildiriyor. Hocasına hürmet ve tazimi o kadar büyüktü ki vefatı sırasında, kabrinin üstadımın kabrinden daha aşağıda yapılmasını vasiyet eylemiştir. îmam Alî Rıza' nın sohbetinden ve bunun bereketi ile îmam Cafer-i Sadık' ın ruhaniyetinden istifade etmiştir. Şerh-i Meyakıf 617. sahifesinde diyor ki: Ebu Yezîd, îmam Ca'fer-i Sadık zamanında yoktu. Fakat îmamın rühundan istifade etti. Bundan feyz alması ile meşhurdur.
Genç Bayezid okuduğu bir ayet üzerine eve erkenden gelir. Annesi sorar:
- Nederi bu kadar erken döndün?
- Bir ayet gördüm, Allah (c,c) kendisine ve sana hizmet etmemi emrediyor. Hemen hizmetinize koştum.
- Ya benim için yalvar, sana hizmet edeyim; Yahut bırak, kendimi Allah (c.c)'a vereyim.
- Seni Allah (c.c)'a bıraktım, kendini ona ver.
Derdi ki: "Otuz yıl mücahede işinde çalıştım, bunun sonunda anladım ki; kul için en zor şey ilim ve ilmin gereğini yapmaktır. " Mansur misali bazen Şeriat'e aykırı sözler ağzımdan çıkmış malum.. Vahdet hali.. ince sır..
Derdi ki: "Ağzımdan Şeriat'e aykırı böyle sözler döküldüğünü duyarsanız, üzerime kama ve kılıçlarla saldırınız."
İrfan sahibinin vasfını sordular. Şu cevabı verdi: "Tıpkı cehennem ehli gibi... onlar ölmek ve dirilmek bilmeyen hayata sahiptirler... yanarlar... yanarlar.. ama bunları yakan bir başka ateştir.. aşk ateşidir.. muhabbet ateşidir.."
Mevlana'ya atfedilen aslında Bayezid'm olan sözü: "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."
Bir gün Bistam alimlerinden biri kendisine sordu:
- Ya Bayezid bu ilim sana kimden ve nerden vergi? dedi. Şu cevabı aldı:
- Allah (c.c)'tan., Ve Allah (c.c)'m ni'meti..
Onun zatından.. izahı çok kolay... Peygamber (SAV)'in şu hadis-i şerifini okursan anlarsın!
"Bir kimse bildiğiyle amel ederse, Cenab-ı Hakk ona bilmediğini ihsan eder." gelen alim, cevabı karşısında sustu, durumu kavradı çıkıp gitti.
Derdi ki: "Allah (CC)'tan bir şey isteyen, O' na sıfat isimleri ile dua eder. Fakat O' nun zatını murat edene, ancak zat ismi olan, Allah (CC) ile yönelmek lazımdır."
Şeyh Feridun-i Attar (Tezkire-tül evliya adındaki kitabında buyurmuştur ki; Yusuf Necürani adında bir zat imtihan kastiyle keramet talep ederek Bayezid' in huzuruna gelir. Hazreti Şeyh de: "Biz kerametlerimizi ve harikalarımızı ona havale ettik, ona gidin", buyurup, müridlerinden Şeyh Ebu Said Raî hazretlerine gönderir.
Bu işaret üzerine Yusuf Necürani, Şeyh Ebu Said hazretlerinin yanına gittiği zaman, Şeyh hazretleri sahrada namaz kılmakta, kurtlar ise koyunlarına çobanlık ve bekçilik etmekte olduğunu gördü. Ebu Said hazretleri namazı bitirince Yusuf Necürani, kendisinden taze üzüm ister.
Şeyh Raî Hazretleri de, elinde bulunan asasını iki parça edip, bir parçasını kendi tarafında diğer parçasını Yusuf Necürani tarafında yere diker dikmez Allahü Teala'nın hikmeti ve ihsanı ile asma haline gelerek taze üzüm verir. Fakat şeyh Raî hazretlerinin tarafında olan beyaz, Yusuf-i Necürani tarafında olan siyah renkli olarak zuhur eder.
Yusuf-i Nercürani, ne için bu üzümlerin renkleri değişik? dediği zaman; Şeyh Raî hazretleri: "Ben Cenab-ı Hakk 'dan yakinî olarak istedim, sen ise imtihan etmek için istedin. 0 halde her şeyin rengi kendi halinde olmak gayet tabiidir" cevabını verdi.
Sonra Yusuf-i Necürarii'ye bir kilim vererek, iyice muhafaza etmesini tembih eder. Yusuf kilimi alıp hacca gider, Arafat ta, bu kilim kaybolur. Hacdan sonra Bistam'a döndüğü zaman, kilimi Şeyh Raî hazretlerinin önünde bulur. Ve Hazreti Bayezid gibi yüksek bir veliden keramet istediğine kalpten pişman olarak, tövbe ve istiğfarla müritleri arasına girer.
îmam-ı Rabbani (k.s) Mektubat ta buyurur:
- Bayezid-i Bistami Sübhani sözünün manası hakkı tenzihdir. Kendini tenzih değildir.
- Bayezid-i Bistami, Sübhani sözünü yolun ortasında iken söylemiştir. Sonra bundan geçip
kemale kavuşmuştur.
Bir gün ashabına; "Kalkın, Allah'ın veli kullarından birini karşılamağa çıkalım" buyurup kalktılar.. Ana yola çıkınca İbrahim bin Şeybe-i Hirevi ile karşılaştılar. Ebu Yezid, ona:
"Hatırıma seni karşılamak ve Rabbim katında sana şefaat etmek geldi." buyurunca, İbrahim bin Şeybe: "Sen bütün mahlukata şefaat etsen, hiç de fazla sayılmaz. Zira onların hepsi bir parça çamurdur" dedi. Bayezid hazretleri bu cevaba şaşıp kaldı.
İmam-ı Yafiî anlatır: Birisi Abdümihman bin Yahya'ya tevekkülden sordu. Elini ejderhanın ağzına soksan ve bileğine kadar ağzına girse. Allahü Teala ile olup, başkasından korkmamandır" buyurdu Bayezid hazretlerine de tevekkülden sormaya gittim. Kapıyı çaldım. Birden "Abdurrahman'ın sözü sana kafi gelmedi mi?" buyurdu. Kapıyı açın dedim. "Sen beni ziyarete gelmedin, cevabını da kapının arkasından aldın" buyurdu. Ve bana kapıyı açmadı, Gittim, bir sene sonra ziyaretine geldim. Bir ay miktarı yanında kaldım. Bu zaman içinde kalbimden geçen her şeyi bana haber verirdi.
Vefatından sonra onu rüyada gördüler ve sordular: "Halin nice oldu?"
- Bana; "ey pir, ne getirdin?" dediler. Dedim ki: "Dilenci padişahının kapısına gelince; ona, "ne getirdin?" demezler. "Ne istersin?" derler. Hîtap geldi: "Doğru söylüyor onu bırakın."
Hicri 231 yılında, yahut 232, İbn-i Hillika' nın rivayetine göre 261 veya 262 senesi Şaban-ı şerifinin on beşinci günü yine Bistam' da vefat etmiştir. Mübarek mezarı Bistam'da herkesin ziyaret yeridir.
Mübarek hilyeleri: Uzun boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı ve çukur gözlü idi. Sakalı seyrekti. Hz. Ebubekir' e çok benziyordu
Ali Harkani (K.S)
Adı: Ali, Babası: Cafer.
Zamanın gavsı idi.
Harkani' nin şeyhi Bayezid'i Bistami idi. Süluku, terbiyesi Bayezid' in ruhaniyetleriyledir.
Sofi kimdir? diye kendisine sordular. Dedi ki: "Sofi; gündüzün güneşe, gece de aya ve yıldızlara ihtiyacı olmayandır. Sofilik, varlığa ihtiyacı olmayan yokluktur."
Sordular: "îhlas nedir?" Dedi ki: "Allah (c.c) için yaptığın her şey ihlas, kul için yaptığın her şey de riya."
Dedi ki: "Peygamberin (SAV) varisi olan kimse, onun fiiline uyan kimsedir. Yoksa kağıt üzerini karalamakla ömrü geçen kimseler değil."
Dedi ki: "Kırk yıldır nefsim, bir içim soğuk su yahut bir bardak ekşi ayran dilemekte... henüz dileğini ona vermedim."
Derdi ki: "Gönüllerin en parlağı, içinde halk bulunmayandır. Amellerin en hayırlısı, içinde mahlukun fikri olmayandır. Nimetlerin en helali, kendi emeği ile; hasıl olandır. Dostların en hayırlısı, yaşayışı hakk ile olandır."
H. 425 yılında vefat etti.
Mübarek, uzun boylu, güler yüzlü, geniş alınlı, kumral renkli, büyükçe gözlü idi. Hz. Ömer'e (RA) çok benziyordu.
Zamanın gavsı idi.
Harkani' nin şeyhi Bayezid'i Bistami idi. Süluku, terbiyesi Bayezid' in ruhaniyetleriyledir.
Sofi kimdir? diye kendisine sordular. Dedi ki: "Sofi; gündüzün güneşe, gece de aya ve yıldızlara ihtiyacı olmayandır. Sofilik, varlığa ihtiyacı olmayan yokluktur."
Sordular: "îhlas nedir?" Dedi ki: "Allah (c.c) için yaptığın her şey ihlas, kul için yaptığın her şey de riya."
Dedi ki: "Peygamberin (SAV) varisi olan kimse, onun fiiline uyan kimsedir. Yoksa kağıt üzerini karalamakla ömrü geçen kimseler değil."
Dedi ki: "Kırk yıldır nefsim, bir içim soğuk su yahut bir bardak ekşi ayran dilemekte... henüz dileğini ona vermedim."
Derdi ki: "Gönüllerin en parlağı, içinde halk bulunmayandır. Amellerin en hayırlısı, içinde mahlukun fikri olmayandır. Nimetlerin en helali, kendi emeği ile; hasıl olandır. Dostların en hayırlısı, yaşayışı hakk ile olandır."
H. 425 yılında vefat etti.
Mübarek, uzun boylu, güler yüzlü, geniş alınlı, kumral renkli, büyükçe gözlü idi. Hz. Ömer'e (RA) çok benziyordu.
Fadl-ül Farmidi (K.S)
Adı: Fadl
Babasnın ki: Muhammed.
Zamanında Horasan'ın en büyük şeyhi idi.
Kendisine has tarikatında tek idi.
Zikir ve vaazda da ayrıca üstat.
-Ebu Kasım Kuşeyri' nin talebelerindendir.
Tasavvufta iki tarafa da intisaplı.. Bir yandan büyük şeyh Ebul Kasım (Gürkani) Tusi'ye, diğer yandan zamanının Gavsı Ali Harkani' ye bağlı idi.
Yaşadığı devrin sonlarına doğru, zamanının kutbiyet makamına çıktı.
Mübarek, orta boylu, esmer renkli, çatık kaşlı, göz ve kir-pikleri siyahtı. Müritlerine bir babadan daha şefkatli idi.
Babasnın ki: Muhammed.
Zamanında Horasan'ın en büyük şeyhi idi.
Kendisine has tarikatında tek idi.
Zikir ve vaazda da ayrıca üstat.
-Ebu Kasım Kuşeyri' nin talebelerindendir.
Tasavvufta iki tarafa da intisaplı.. Bir yandan büyük şeyh Ebul Kasım (Gürkani) Tusi'ye, diğer yandan zamanının Gavsı Ali Harkani' ye bağlı idi.
Yaşadığı devrin sonlarına doğru, zamanının kutbiyet makamına çıktı.
Mübarek, orta boylu, esmer renkli, çatık kaşlı, göz ve kir-pikleri siyahtı. Müritlerine bir babadan daha şefkatli idi.
Yusuf Hemedani (KS)
Lakabı: Ebu Yakup. Babasının adı: Eyyub.
Hicri 440 yılında Hemedan' da dünyaya geldi.
On sekiz yaşında Bağdat'a gelip, Ebu İshak-ı Şirazî' den okudu. Hanefi fıkıh ve münazara alimi oldu. Ebu Ali Farmedî hazretlerinden feyz alıp, kemale geldi.
Muhyiddin-i Arabî bir kitabında diyor ki: 602 (m.1205) senesinde Şeyh Evhadüddin-i Hamid Kezmanî, Konya'ya geldi ve şöyle dedi: "Hemedan'da Yusuf-i Hemedanî, altmış yıldan ziyade irşad etmişdir. Bir gün bir yere gitmek istedi. Hayvanın yularını serbest bıraktı. Hayvan bunu, şehir dışında bir mescide götürdü. Mescitte bir genç bir şey sordu. 0 da cevabını verdi" dedi. Muhyiddin-i Arabi burada buyuruyor ki: "Sadık olan mürit, mürşidi kendi yanına çeker."
Horasan ilinde eşsiz. Onun kadar müritlerin terbiye işini başaran olmamış.
Meclisi birçok ulema ve sulaha ile dolup taşardı. Bir bir gelip feyz alıp giderlerdi. Bir gün Gavs'ı Geylanî (Şeyh Abdülkadir), İbni Saka ve İbni Asrun, üçü birden Yusuf'u ziyarete karar verirler. İbni Saka der ki: "Ona öyle sorular hazırladım ki bilmesi bir yana hayatında duymamış bile.."
îbni Asrun: "Ben de öyle sorular hazırladım ki, cevabını ya bilir veya bilmez."
Şeyh Abdülkadir Geylani de: "Ben sizin gibi düşünmüyorum. 0 zatı ziyaretim, elini Öpüp dua ve feyzini almak isteğimdendir" der.. Ve Bağdat'da Nizamiye medresesinde büyük topluluk önünde ibni Saka sorularını sormadan cevabını alır ve kendisine denir: "Senin gözünde küfür kıvılcımları görüyorum, korkanm ki sen, küfür üzere ölesin." İbni Asrun da cevabını alır ve: "Senin sonun tehlikelidir,-imanını ya kurtarır veya belli olmaz" der.
Abdülkadir Geylanî'ye de: "Senin zamanında ayağın, o zamanın bütün velilerinin omuzları üzerinde olacaktır." denir.
Gidiş... ibni Saka, bir müddet sonra Bizanslılarca kandırılıp, hıristiyanlığı kabul eder ve Hafız Kur'an olduğu halde bir tek ayet haricinde tüm Kur'an'ı unutarak küfür üzere ölür. Unutmadığı ayet; Kafirlere ve Müslümanlıktan dönenlere aittir. îbni Asrun da fıska dalarak dünyayı satın alır. Gavs'i Geylanî de ma'lum... Büyük Gavs..!
Abdülhalık Gücdevanî ve Hace Ahmed Yesevî gibi büyük veliler yetiştirmiştir. (Zinet-ül Hayat), (Menazil-üs-Sayirin) ve (Menazil-üs-salikin) kitapları meşhurdur.
Yusuf-i Hemedanî hazretlerinin talebesi dörttür: Hace Abdullah Berkî, Hace Hasan Endakî, Hace Ahmed Yesevî ve Hace Abdulhalık Gücdevanî (kaddesallahü esrarehüm). Hace Yusuf' dan bu dördün her biri yüksek makamlara erişmişlerdir. Bunlardan başka edep yolunda ve hizmetinde daha başka halifeleri de vardır. Bütün dostlarına, Hace Abdulhalık hazretlerine tabi olmalannı irade etti. Hace Ahmet Yesevî Türkistan tarafına göçetti.
İbrahim-i Hüfî anlatır: Yusuf-i Hemedanî insanlara dinden vaaz veriyordu. 0 mecliste bulunan iki fıkıh alimi, Şeyhe: "Sus sen bidat sahibisin!" dediler. Şeyh onlara dönüp: "Siz ikiniz susun, size diri denmez" buyurdu. 0 anda her ikisi bulundukları yerde ölüverdiler.
Hemedan'dan bir kadın ağlayarak huzuruna geldi ve:
"Oğlumu Bizanslılar esir etmişler" dedi. Sabredin buyurdu.Sabredecek halim kalmadı dedi. Bunun üzerine şeyh: "Ya Rabbi, esirini kurtar, üzüntüsünü neşeye çevir" diye dua edip, o kadına: "Evine dön, oğlunu evde bulursun" buyurdu. Kadın eve gelince, bir de ne görsün, oğlu evde oturur. Şaşakaldı. "Anlat evladım!" dedi. Oğlu şöyle anlattı: "Biraz evvel Konstantiniyye'de (İstanbul'da) idim. Ayaklarım bağlı, başımda muhafız vardı. Birden bir kimse geldi. Beni kaptığı gibi bir anda buraya getirdi."
Cemaatinden biri, hazreti Haceden ayrılıp, Hacede bulunmayan bir kötü işle Haceyi kötülemeğe başladı. Şeyh Hazretleri: "Bu adam öldürülür" buyurdu. Gerçekten öldürüldü. Hicri 535 yılında vefat etti. Merv' de defnedildi. Mübarek; vücutça zayıf ve küçüktü, buğday benizli, siyah sakallı, tek tük beyazı vardı. Züht ve takvası İmam-ı Azam gibiydi.
Hicri 440 yılında Hemedan' da dünyaya geldi.
On sekiz yaşında Bağdat'a gelip, Ebu İshak-ı Şirazî' den okudu. Hanefi fıkıh ve münazara alimi oldu. Ebu Ali Farmedî hazretlerinden feyz alıp, kemale geldi.
Muhyiddin-i Arabî bir kitabında diyor ki: 602 (m.1205) senesinde Şeyh Evhadüddin-i Hamid Kezmanî, Konya'ya geldi ve şöyle dedi: "Hemedan'da Yusuf-i Hemedanî, altmış yıldan ziyade irşad etmişdir. Bir gün bir yere gitmek istedi. Hayvanın yularını serbest bıraktı. Hayvan bunu, şehir dışında bir mescide götürdü. Mescitte bir genç bir şey sordu. 0 da cevabını verdi" dedi. Muhyiddin-i Arabi burada buyuruyor ki: "Sadık olan mürit, mürşidi kendi yanına çeker."
Horasan ilinde eşsiz. Onun kadar müritlerin terbiye işini başaran olmamış.
Meclisi birçok ulema ve sulaha ile dolup taşardı. Bir bir gelip feyz alıp giderlerdi. Bir gün Gavs'ı Geylanî (Şeyh Abdülkadir), İbni Saka ve İbni Asrun, üçü birden Yusuf'u ziyarete karar verirler. İbni Saka der ki: "Ona öyle sorular hazırladım ki bilmesi bir yana hayatında duymamış bile.."
îbni Asrun: "Ben de öyle sorular hazırladım ki, cevabını ya bilir veya bilmez."
Şeyh Abdülkadir Geylani de: "Ben sizin gibi düşünmüyorum. 0 zatı ziyaretim, elini Öpüp dua ve feyzini almak isteğimdendir" der.. Ve Bağdat'da Nizamiye medresesinde büyük topluluk önünde ibni Saka sorularını sormadan cevabını alır ve kendisine denir: "Senin gözünde küfür kıvılcımları görüyorum, korkanm ki sen, küfür üzere ölesin." İbni Asrun da cevabını alır ve: "Senin sonun tehlikelidir,-imanını ya kurtarır veya belli olmaz" der.
Abdülkadir Geylanî'ye de: "Senin zamanında ayağın, o zamanın bütün velilerinin omuzları üzerinde olacaktır." denir.
Gidiş... ibni Saka, bir müddet sonra Bizanslılarca kandırılıp, hıristiyanlığı kabul eder ve Hafız Kur'an olduğu halde bir tek ayet haricinde tüm Kur'an'ı unutarak küfür üzere ölür. Unutmadığı ayet; Kafirlere ve Müslümanlıktan dönenlere aittir. îbni Asrun da fıska dalarak dünyayı satın alır. Gavs'i Geylanî de ma'lum... Büyük Gavs..!
Abdülhalık Gücdevanî ve Hace Ahmed Yesevî gibi büyük veliler yetiştirmiştir. (Zinet-ül Hayat), (Menazil-üs-Sayirin) ve (Menazil-üs-salikin) kitapları meşhurdur.
Yusuf-i Hemedanî hazretlerinin talebesi dörttür: Hace Abdullah Berkî, Hace Hasan Endakî, Hace Ahmed Yesevî ve Hace Abdulhalık Gücdevanî (kaddesallahü esrarehüm). Hace Yusuf' dan bu dördün her biri yüksek makamlara erişmişlerdir. Bunlardan başka edep yolunda ve hizmetinde daha başka halifeleri de vardır. Bütün dostlarına, Hace Abdulhalık hazretlerine tabi olmalannı irade etti. Hace Ahmet Yesevî Türkistan tarafına göçetti.
İbrahim-i Hüfî anlatır: Yusuf-i Hemedanî insanlara dinden vaaz veriyordu. 0 mecliste bulunan iki fıkıh alimi, Şeyhe: "Sus sen bidat sahibisin!" dediler. Şeyh onlara dönüp: "Siz ikiniz susun, size diri denmez" buyurdu. 0 anda her ikisi bulundukları yerde ölüverdiler.
Hemedan'dan bir kadın ağlayarak huzuruna geldi ve:
"Oğlumu Bizanslılar esir etmişler" dedi. Sabredin buyurdu.Sabredecek halim kalmadı dedi. Bunun üzerine şeyh: "Ya Rabbi, esirini kurtar, üzüntüsünü neşeye çevir" diye dua edip, o kadına: "Evine dön, oğlunu evde bulursun" buyurdu. Kadın eve gelince, bir de ne görsün, oğlu evde oturur. Şaşakaldı. "Anlat evladım!" dedi. Oğlu şöyle anlattı: "Biraz evvel Konstantiniyye'de (İstanbul'da) idim. Ayaklarım bağlı, başımda muhafız vardı. Birden bir kimse geldi. Beni kaptığı gibi bir anda buraya getirdi."
Cemaatinden biri, hazreti Haceden ayrılıp, Hacede bulunmayan bir kötü işle Haceyi kötülemeğe başladı. Şeyh Hazretleri: "Bu adam öldürülür" buyurdu. Gerçekten öldürüldü. Hicri 535 yılında vefat etti. Merv' de defnedildi. Mübarek; vücutça zayıf ve küçüktü, buğday benizli, siyah sakallı, tek tük beyazı vardı. Züht ve takvası İmam-ı Azam gibiydi.
Abdulhalik Gücdevani (K.S)
Doğdukları ve medfun bulundukları yer; Buhara' da Gücdevan köyü. Babasının ismi: Abdülcemil. İmam Malik evladından.
Zahir ve batın ilimlerinde üstün ve müşkülü olanların başvurduğu kapı... Hızır (A.S) ile sohbetleri var. Bir erkek evladı olacağını adını: "Abdülhalık" koymasını söyleyen de Hızır (A.S)
Reşahat kitabında der ki: Hazreti Hace henüz beş yaşında iken Buhara'nın büyük alimlerinden olan Şeyh Üstat Sadreddîn hazretlerinden Kuran-ı Kerîm öğreniyorlardı. Okuma esnasında (Rabbinize tazarru ederek ve gizli dua ediniz,." ayet-i kerimesine geldikçe hocasına, bu (gizli) nin hakikati ve kalp ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua cehri (yani aşikar) ve dil ile olursa riyadan korkulur. Araya riya girerse hakkı ile zikredilmemiş olur. Eğer kalp ile zikredersem (şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır) hadis-i şerifi gereğince şeytan bu zikri duyar. Bu müşkilimi halledin, der. Hazreti Üstat, bu kalplere dokunan sözlere hayran olarak; Oğlum bu ilm-i ledünnidir. Allah u Teala dilerse seni ehlüllahdan bir zata ulaştırır. Kalp ile zikri sana talim eder. 0 vakit bu müşkülün hallolur, buyurur.
Bu işaret üzerine bu çocuk bütün müşküllerin, zorlukların açıcısı olan Allahü Teala'dan, müşkülünün çözülmesine muntazır iken, bir gün Hz. Hızır (A.S) yanına gelip, cehri ve hafi zikir yollarını öğrettiler. Kalp ile zikre izin verip vukuf-ı ade-diye onu vakıf kıldılar. Silsile-i Zehebbede en önce adede vukuf ile zikri hafi yapan Hace Abdülhalık Gücdevani hazretleri olmuştur. Hazreti Hızır (A.S) kendisini evlatlığa kabul etmiştir.
Hace hazretleri buyurmuşlardır ki: Yirmi iki yaşında idim.Hazreti Hızır (a.s) beni maveraünnehir'de Hace Yusuf-i Hemedani hazretlerine gönderdi. Ondan tam istifadeye kavuştum.
Hace hazretleri bir aşure günü bir kaç dostu ile sohbet ederken, zahit kılıklı, yani arkasında hırka omzunda seccade olan bir adam kapıdan girip Hacenin meclisinde oturur. Hazreti Hace ara sıra ona bakardı. Bir müddet sonra kalkıp Hace hazretlerine dönerek: Hazreti Resulullah (SAV) buyurmuştur ki: "Mü'minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" Bu hadisin sırrı nedir? diye sorar. Hace Sırrı budur ki, zünnarmı kesip Müslüman olmakla şereflenesin, buyurduk da, Allah korusun! Bende zünnar mı var, dedi. Hazreti Hace hizmetçilerinden birine bu adamın üstünden hırkasını çıkarmasını işaret etti. Hırkayı çıkardıklarında belindeki zünnar görünmekle hemen tövbe edip İslam dinini kabul eyledi. Ve Hacenin müritlerinden oldu.
Hazreti Hace: "Ey dostlar! Gelin biz de ahde uyalım, zünnanımızı keselim. îman edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnarı kesti, biz de kalbe ait zünnarı keselim. 0 da kibir ve gururdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa mazhar olalım." Dostlar arasında şaşılacak haller göründü. Hazreti Hace'nin ayaklarına düştüler, tövbelerini yenilediler.
Bir gün bir derviş hazreti hacenin önüne gelerek: "Allahü Teala, beni Cennetle cehennem arasında muhayyer kılsa, ben cehennemi seçerim. Zira bütün Ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmeyip duruyorum. 0 halde Cennet nefsin muradıdır. Cehennem Hakkın muradıdır. Hace hazretleri bu sözü reddedip: "Kulun seçme hakkı yoktur. Her nereye git derlerse gideriz. Herhangi katta kalın derlerse kalırız. Kulluk budur. Senin dediğin kulluk değildir." buyurdu. 0 derviş "Tarikatta olanlara şeytaınn eli erişir mi?" Hazreti Hace cevabında şöyle buyurdu: "Tarikatta süluk eden bir derviş, nefsî fanileştirme sınırına varsa bile, kızdığı zaman şeytanın eli ona erişir. Ama faniliğin sonuna varanın kızması olmaz, gayreti olur. Ne zaman gayret ederse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye yeterlidir. Yalnız yüzünü Hak yoluna çevirsin. Allah ü Teala' nın kitabını sağ eline alsın, Resülullah'ın sünnetini de sol eline... Bu iki nur arasında tarikatta yürüsün.
Kendisinden dua isteyen birisine: "Her kim, farzları eda ettikten sonra dua ederse, duası kabul olur. Sen farzları yaptıktan sonra duada bizi hatırla. Biz de seni hatırlarız. Hem senin hakkında, hem de bizim için duanın kabulüne vesile olur" buyurdu.
Abdülhalık Gücdevani' nin manevi oğlu; Evliyayı Kebir için meşhur bir vasiyetnamesi var, biraz da ondan: "Ey oğul! Sana vasiyet ederim ki; bütün hallerinde ilim, edep ve takva üzerinde olasın. Fıkıh ve Hadis öğren. Cahil sofilerden bucak bucak kaç. Şöhret peşinde gezme, şöhrette afet vardır. Makamlarda gözün olmasın, daima kendini aşağılarda tut. Zenginlerden ve ayak takımı insanlardan uzak dur. Helal ye. Şüpheli işlerden çekin. Gücün yettiği müddetçe evlenme ki; dünyaya bağlanır ve o uğurda dinini yele verirsin. Şeyhlere mal ve can ile hizmet et. Onların halini asla kınama ki, onları kınayanlar asla felah bulmaz.
İşin halis, yoldaşın derviş, sermayen din ilmi, evin mescit, yakının Allah (CC) olsun.
Tarikatı aliye'de ondan sonra ana ölçü haline gelmiş on bir düstur var ki, kendilerinindir. Bunlar:
1-Hoş derdem: Her anda uyanıklık,
2-Nazar berkadem: Gözü ayağın önüne bakması,
5- Yad-ı Kerd: Dil ve kalp zikrini birleştirmek,
6- Bazı Keşt: Maksud'un (gayenin) yanlız Allah (CC) olması,
7- Nigahı Daşt: Vehim ve hataların müşahedesi,
8- Yadı Daşt: Hakkı zevk yolu ile müşahede,
9- Vukuf-i Zemanî: Her anı kontrol edebilmek,
10- Vukuf-u adedî: (Zikirde) sayıyı muhafaza etmek,'
11- Vukuf-i kalbî: Zikrin son gayesi olarak kalp kontrolü.
Vefatı hicri 575 (m. 11-79) dedir.
Mübarek uzun boylu, çatık kaşlı, beyaz tenli ve güler yüzlü idi. Göğüs ve omuzları genişti.
Zahir ve batın ilimlerinde üstün ve müşkülü olanların başvurduğu kapı... Hızır (A.S) ile sohbetleri var. Bir erkek evladı olacağını adını: "Abdülhalık" koymasını söyleyen de Hızır (A.S)
Reşahat kitabında der ki: Hazreti Hace henüz beş yaşında iken Buhara'nın büyük alimlerinden olan Şeyh Üstat Sadreddîn hazretlerinden Kuran-ı Kerîm öğreniyorlardı. Okuma esnasında (Rabbinize tazarru ederek ve gizli dua ediniz,." ayet-i kerimesine geldikçe hocasına, bu (gizli) nin hakikati ve kalp ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua cehri (yani aşikar) ve dil ile olursa riyadan korkulur. Araya riya girerse hakkı ile zikredilmemiş olur. Eğer kalp ile zikredersem (şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır) hadis-i şerifi gereğince şeytan bu zikri duyar. Bu müşkilimi halledin, der. Hazreti Üstat, bu kalplere dokunan sözlere hayran olarak; Oğlum bu ilm-i ledünnidir. Allah u Teala dilerse seni ehlüllahdan bir zata ulaştırır. Kalp ile zikri sana talim eder. 0 vakit bu müşkülün hallolur, buyurur.
Bu işaret üzerine bu çocuk bütün müşküllerin, zorlukların açıcısı olan Allahü Teala'dan, müşkülünün çözülmesine muntazır iken, bir gün Hz. Hızır (A.S) yanına gelip, cehri ve hafi zikir yollarını öğrettiler. Kalp ile zikre izin verip vukuf-ı ade-diye onu vakıf kıldılar. Silsile-i Zehebbede en önce adede vukuf ile zikri hafi yapan Hace Abdülhalık Gücdevani hazretleri olmuştur. Hazreti Hızır (A.S) kendisini evlatlığa kabul etmiştir.
Hace hazretleri buyurmuşlardır ki: Yirmi iki yaşında idim.Hazreti Hızır (a.s) beni maveraünnehir'de Hace Yusuf-i Hemedani hazretlerine gönderdi. Ondan tam istifadeye kavuştum.
Hace hazretleri bir aşure günü bir kaç dostu ile sohbet ederken, zahit kılıklı, yani arkasında hırka omzunda seccade olan bir adam kapıdan girip Hacenin meclisinde oturur. Hazreti Hace ara sıra ona bakardı. Bir müddet sonra kalkıp Hace hazretlerine dönerek: Hazreti Resulullah (SAV) buyurmuştur ki: "Mü'minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" Bu hadisin sırrı nedir? diye sorar. Hace Sırrı budur ki, zünnarmı kesip Müslüman olmakla şereflenesin, buyurduk da, Allah korusun! Bende zünnar mı var, dedi. Hazreti Hace hizmetçilerinden birine bu adamın üstünden hırkasını çıkarmasını işaret etti. Hırkayı çıkardıklarında belindeki zünnar görünmekle hemen tövbe edip İslam dinini kabul eyledi. Ve Hacenin müritlerinden oldu.
Hazreti Hace: "Ey dostlar! Gelin biz de ahde uyalım, zünnanımızı keselim. îman edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnarı kesti, biz de kalbe ait zünnarı keselim. 0 da kibir ve gururdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa mazhar olalım." Dostlar arasında şaşılacak haller göründü. Hazreti Hace'nin ayaklarına düştüler, tövbelerini yenilediler.
Bir gün bir derviş hazreti hacenin önüne gelerek: "Allahü Teala, beni Cennetle cehennem arasında muhayyer kılsa, ben cehennemi seçerim. Zira bütün Ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmeyip duruyorum. 0 halde Cennet nefsin muradıdır. Cehennem Hakkın muradıdır. Hace hazretleri bu sözü reddedip: "Kulun seçme hakkı yoktur. Her nereye git derlerse gideriz. Herhangi katta kalın derlerse kalırız. Kulluk budur. Senin dediğin kulluk değildir." buyurdu. 0 derviş "Tarikatta olanlara şeytaınn eli erişir mi?" Hazreti Hace cevabında şöyle buyurdu: "Tarikatta süluk eden bir derviş, nefsî fanileştirme sınırına varsa bile, kızdığı zaman şeytanın eli ona erişir. Ama faniliğin sonuna varanın kızması olmaz, gayreti olur. Ne zaman gayret ederse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye yeterlidir. Yalnız yüzünü Hak yoluna çevirsin. Allah ü Teala' nın kitabını sağ eline alsın, Resülullah'ın sünnetini de sol eline... Bu iki nur arasında tarikatta yürüsün.
Kendisinden dua isteyen birisine: "Her kim, farzları eda ettikten sonra dua ederse, duası kabul olur. Sen farzları yaptıktan sonra duada bizi hatırla. Biz de seni hatırlarız. Hem senin hakkında, hem de bizim için duanın kabulüne vesile olur" buyurdu.
Abdülhalık Gücdevani' nin manevi oğlu; Evliyayı Kebir için meşhur bir vasiyetnamesi var, biraz da ondan: "Ey oğul! Sana vasiyet ederim ki; bütün hallerinde ilim, edep ve takva üzerinde olasın. Fıkıh ve Hadis öğren. Cahil sofilerden bucak bucak kaç. Şöhret peşinde gezme, şöhrette afet vardır. Makamlarda gözün olmasın, daima kendini aşağılarda tut. Zenginlerden ve ayak takımı insanlardan uzak dur. Helal ye. Şüpheli işlerden çekin. Gücün yettiği müddetçe evlenme ki; dünyaya bağlanır ve o uğurda dinini yele verirsin. Şeyhlere mal ve can ile hizmet et. Onların halini asla kınama ki, onları kınayanlar asla felah bulmaz.
İşin halis, yoldaşın derviş, sermayen din ilmi, evin mescit, yakının Allah (CC) olsun.
Tarikatı aliye'de ondan sonra ana ölçü haline gelmiş on bir düstur var ki, kendilerinindir. Bunlar:
1-Hoş derdem: Her anda uyanıklık,
2-Nazar berkadem: Gözü ayağın önüne bakması,
5- Yad-ı Kerd: Dil ve kalp zikrini birleştirmek,
6- Bazı Keşt: Maksud'un (gayenin) yanlız Allah (CC) olması,
7- Nigahı Daşt: Vehim ve hataların müşahedesi,
8- Yadı Daşt: Hakkı zevk yolu ile müşahede,
9- Vukuf-i Zemanî: Her anı kontrol edebilmek,
10- Vukuf-u adedî: (Zikirde) sayıyı muhafaza etmek,'
11- Vukuf-i kalbî: Zikrin son gayesi olarak kalp kontrolü.
Vefatı hicri 575 (m. 11-79) dedir.
Mübarek uzun boylu, çatık kaşlı, beyaz tenli ve güler yüzlü idi. Göğüs ve omuzları genişti.
Arif Erreyvegeri (K.S)
Abdülhalık Gücdevani hazretlerinin dördüncü halifesi ve bu kolun yürütücüsü. Doğup, vefat ettikleri yer, Reyveger. Buhara'dan altı fersah mesafede bir köy. Hakkında daha fazla bilgiye sahip değiliz. Namsız, nişansız, hikayesiz ve destansız. Büyük Allah (CC) dostu. Bütün ömürleri boyunca, mürşidi; Abdülhalık Gücdevani' nin yanından ayrılmadıklarını ve mürşidin vefatından sonra da çok uzun bir süre yaşadığını biliyoruz. Sünneti Seniyyeye tam mutebaat halinde. Mahmud Enciriyil Fağnevi hazretlerine aleni zikri, kendileri talim ederler. 606 yılında vefat ederler. Mübarek, orta boylu, büyük gözlü idi. Kaşları hilal gibi ince, rengi, pembe beyaz karışımı idi.
Mahmud Enciriyil Fağnevi (K.S)
Doğdukları yer, Fağnev. Buhara' dan üç fersah uzakta büyük bir bucak.
Arif Reyvegeri hazretlerinin en ileri müridi ve bu yolun on ikinci menzili.
Geçimini dülgerlik ile sağlardı.
Bu yolda açık zikre ilk giren büyük açık zikre başlamaları, mürşitleri, Arif Reyvegeri' nin vefat hastalıklarına rastlar. Hastalığın ilerlediği an, Reyveger köyünün tepelerinde Mahmud Enciriyil Fağnevi, etraflarında büyük bir halka, birden bire açık zikre başlıyorlar. 0 esnada büyük mürşit hasta yatağından doğrulup, gözlerini uzaklara, Mahmud Enciriyil Fağnevi' nin bulundukları tarafa bakıp şöyle diyor: "Mahmud'un bu hali, bize vakti ile işaret edilmişti." Ve açık zikir devam ediyor.
Kendilerine soruyorlar: "Açık zikri ne niyetle yapıyorsunuz? Cevap: "Uyuyanlar uyansın, gafiller işitsin, hak yola şeriat ve tarikatın hedefine yönelsinler." Bu cevabı beğenen Mevlana Hafizuddin: "Niyetiniz dürüsttür ve bu hal size helaldir.."
Soru: "Açık zikre bir sınır çizebilir misiniz?"
Cevap: "Açık zikir o kimseye yakışır ki; gönlü riya ve eğlenceden, dili; yalan ve gıybetten, boğazı; haram ve şüpheden ve sırrı; Hakk'tan gayrı şeylerle uğraşmadan mahfuz olsun."
Mübarek; orta boylu, güzel yüzlü, genişçe ağızlı, siyah sakallı, beyaz tenli idi. Beyaz sarık sarardı.
715 yılında vefat ettiği Tac-ül-asfiya'da yazılıdır.
Arif Reyvegeri hazretlerinin en ileri müridi ve bu yolun on ikinci menzili.
Geçimini dülgerlik ile sağlardı.
Bu yolda açık zikre ilk giren büyük açık zikre başlamaları, mürşitleri, Arif Reyvegeri' nin vefat hastalıklarına rastlar. Hastalığın ilerlediği an, Reyveger köyünün tepelerinde Mahmud Enciriyil Fağnevi, etraflarında büyük bir halka, birden bire açık zikre başlıyorlar. 0 esnada büyük mürşit hasta yatağından doğrulup, gözlerini uzaklara, Mahmud Enciriyil Fağnevi' nin bulundukları tarafa bakıp şöyle diyor: "Mahmud'un bu hali, bize vakti ile işaret edilmişti." Ve açık zikir devam ediyor.
Kendilerine soruyorlar: "Açık zikri ne niyetle yapıyorsunuz? Cevap: "Uyuyanlar uyansın, gafiller işitsin, hak yola şeriat ve tarikatın hedefine yönelsinler." Bu cevabı beğenen Mevlana Hafizuddin: "Niyetiniz dürüsttür ve bu hal size helaldir.."
Soru: "Açık zikre bir sınır çizebilir misiniz?"
Cevap: "Açık zikir o kimseye yakışır ki; gönlü riya ve eğlenceden, dili; yalan ve gıybetten, boğazı; haram ve şüpheden ve sırrı; Hakk'tan gayrı şeylerle uğraşmadan mahfuz olsun."
Mübarek; orta boylu, güzel yüzlü, genişçe ağızlı, siyah sakallı, beyaz tenli idi. Beyaz sarık sarardı.
715 yılında vefat ettiği Tac-ül-asfiya'da yazılıdır.
Ali Ramiteni (K.S)
Mahmud Enciriyil Fağnevi hazretlerinin ikinci halifesi. Bu silsilede lakapları: "Azizan"dır. Ramiten kasabasındandır. Buhara' ya iki fersah mesafede. Sanatı, dokumacılık. Kumaş dokuyarak geçinirdi. Mevlana Celaleddini Rumî bir şiirinde ondan bahseder;
"Eğer hal kaal' den üstün olmasaydı Buhara büyükleri dokumacıya köle olurlar mıydı?" Reşahat kitabında bazı kerametleri yazılıdır. Mesela bir yerinde şöyle anlatır: Bir zaman Ali Ramiteni' nin (k.s) evinde iki üç gün yiyecek bir şey bulunamadı. Hanekahda bulunanlar, açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misafire ikram edecek bir şey de yoktu. 0 sırada hazreti üstadın muhlislfennden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. Kabul buyurması için yalvardı ve rica etti. Azizan hazretleri bu hale çok memnun ve mahzuz olup: "Kabul kapısı hazırdır, ne istersen iste oğlum!" diye müsaade eder. 0 şahıs da: "Zahir ve batında size benzemekten başka matlubum yoktur" der ve temenni ve istirham eder. Azizan hazretleri: "Bu iş gayet ağır yüktür bunu kaldıramazsın buyurur. 0 şahıs ise, benim matlubum budur, fakat irade siz efendimizin elindedir, dediği zaman Azizan, "pekala" buyurup elinden tutarak beraberce hususi halvet hanesine girerler ve yüz yüze oturarak o şahsa teveccüh eder. Bir müddet sonra zahir ve batında Hacenin şekline bürünür. Fakat aşktan sarhoş olur, kendinden geçer. Öylece kırk gün daha yaşayıp vefat eder. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için iki aziz manasına, hazreti Üstad'ın ismi "Azizan" olarak kalmıştır.
Kendisine soruldu: "Duyduk ki siz, gizli zikir yerine açık zikir ile meşgul oluyorsunuz, bu nasıl olur?"
Cevap: "Biz de işittik ki, siz; gizli zikirle uğraşıyorsunuz. Madem ki işittik, demek sizinki de açık.
Kapalı zikirden murat kimsenin onu duymamasıdır. îkisi de bilindikten sonra eşittir. Hatta gizli zikirle meşgul olmak, riyaya daha yakın."
Soru: "Açık zikri niye tercih ediyorsunuz?"
Cevap: "însana son nefesinde açık zikir telkini, peygamberimizin (SAV) emridir. Derviş ise, her an son nefesindedir.
Buyurdular: "Halkı hakka davet eden kimse; canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. 0 terbiyeci nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidadını bilip ona göre davranırsa o da öyle..."
Yine büyüklerden biri: "Allahü Teala' nın, bizi, çok çok yapmakla memur kıldığı zikir, dil zikri midir, kalp zikri midir? diye sual edince hazreti Azizan: "Başlangıçtakine dil, sondakine kalp zikri." buyurdu.
Buyurdu: "Allahü Teala' ya tövbe ediniz!" ayetinde işaret ve beşaret -müjde- vardır. îşaret, tövbeden dönseniz de tövbe edinizdir. Beşaret, tövbenin kabulüdür. Çünkü Allahü Teala tövbeyi kabul etmeyecek olsaydı, bunu emir etmezdi, Emretmesi kabul etmesini gösteriyor. Ancak, tövbe dilden değil, gerçekten kusurunu bilerek olmalıdır."
Buyurdu: "İki halde kendinizi iyi koruyun; konuşurken ve yerken.
Buyurdu: "îrşat ve davet makamında oturanın kuş terbiyecisi gibi olması lazımdır. Nitekim o, her kuşun tabiatını bilir ve her birini mizacına uygun şekilde besler. Mürşit de böyle olmalı, sadık talipleri kabiliyet ve istidatlarına göre terbiye edip, yetiştirmelidir.
Seyyid Ata ile muasır idi. Aralarında görüşme ve yazışmalar olmuştu. îlk zamanlarında Seyyid Ata'nın, Azizan hazretlerinin büyüklüğünde şüphesi vardı. Bu sebepten, Seyyidden ona karşı görünüşte edebe uygun olmayan bir hal sadır oldu. 0 sıralarda Kıpçak sahrasındaki Türklerden bir bölük, Seyyid Ata nın bulunduğu havaliyi yağmaladılar, oğlunu da esir ettiler. Seyyid Ata, bu üzüntünün nereden geldiğini anladı ve Azizan hazretlerine karşı edepsizliğin cezası olduğunu bildi. Yaptığına pişman oldu. Bir ziyafet hazırladı. Özür dilemek için Azizan hazretlerini davet etti. Ona çok tevazu ve inkisar gösterdi. Hazreti Azizan, Seyyidin maksadının ne olduğunu anladı ve ricasını kabul etti ve davetine geldi, Bu mecliste çok sayıda büyükler, alimler, şeyhler var idi. Bugün Azizan hazretlerinde büyük bir hal ve rahatlık (bast hali) vardı. Sofra düzülüp, yemek hazır olduğunda, Azizan hazretleri: "Seyyid Ata'nın oğlu gelmeyince, Ali (ki kendi ismidir) bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz" dedi ve sonra bir an sustu. Orada bulunanlar, bu büyük sözün neticesini gözetir oldular. Bir an sonra Seyyid Ata'nın oğlu aniden kapıdan içeri giriverdi. Bu hali görünce meclisten bir feryat, bir figandır koptu. Oradakiler şaşakaldılar, dona kaldılar. Gelen gençten Türklerin elinden nasıl kurtulduğunu sordular. "Şu "anda, Türklerden bir grubun elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise, kendimi sizin yanınızda görüyorum. Bundan daha fazla bir şey bilmiyorum" dedi. Meclistekiler, bunun Hazreti Azizan' ın tasarrufu olduğunu kesin olarak anladılar ve hepsi başlarını ayaklarına sürdüler ve talebesi olmayı selamet yolu bildiler.
Hace Azizan hazretlerinin küçük oğlu hace İbrahim hazretleridir. Derler ki, hazreti Azizan'ın vefatı yaklaşınca, irşat icazetini bu küçük oğluna verdi. Bu hal, bazı eshabının, "hace hazretlerinin büyük oğlu zahir ve batın ilimlerinde büyük alim iken, insanların irşadı için acaba neden küçük ,oğullarını seçtiler" düşüncesini kalplerine. getirdi. Hazreti Azizan bu düşünceleri anladı ve: "Büyük oğlumuz, bizden sonra çok az durur ve kısa zaman sonra bize kavuşur" buyurdular. Gerçekten babasından sonra on dokuz gün daha yaşadı.
Azizan hazretlerinin dört büyük halifesi olup hepsi de, hal, söz, fazilet ve kemal sahibi idiler. Her biri hazreti Hacenin vefatından sonra Cenab-ı Hakkı isteyen talebi irşatla meşgul oldular. Dört halifesinin de adları Muhammed'dir. Birincisi Hace Mııhammed Külahdüz'dur. Harezm'de medfundur. îkincisi Hace Muhammed Hallac-ı Belhî'dir. Belh şehrinde medfundur. Üçüncüsü Harezmde medfun olan Hace Muhammed Baverdi'dir. Dördüncüsü Hace Muhammed Baba Semmasî olup, mübarek mezan Semmas'tadır. Kaim makamı olup, kendi maddesinde uzun anlatılmıştır.
İki oğlu var idi. îkisi de zahiri ve batını ilimleri kendinde toplamış ilmi ile amil alim ve arif-i kamil idiler. Büyüğünün ismi Hace Muhammed olup Hace Horci (küçük) diye tanınır. Çünkü babasına Hace-i Büzürk (büyük) derlerdi. Babasının sağlığında yaşı 80'e varmıştır. Küçüğünün ismi Hace İbrahim olup 793 senesinde vefat eylemiştir.
721 veya 728 (m. 1327) , de yüz otuz yaşında olduğu halde Harezm şehrinde 28 zilkade, pazartesi gününde vefat eyledi.
Mevlana Abdurrahman Cami bu zatın oğludur.
Mübarek, güler yüzlü, orta boylu, mükemmel bir endama sahipti.
"Eğer hal kaal' den üstün olmasaydı Buhara büyükleri dokumacıya köle olurlar mıydı?" Reşahat kitabında bazı kerametleri yazılıdır. Mesela bir yerinde şöyle anlatır: Bir zaman Ali Ramiteni' nin (k.s) evinde iki üç gün yiyecek bir şey bulunamadı. Hanekahda bulunanlar, açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misafire ikram edecek bir şey de yoktu. 0 sırada hazreti üstadın muhlislfennden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. Kabul buyurması için yalvardı ve rica etti. Azizan hazretleri bu hale çok memnun ve mahzuz olup: "Kabul kapısı hazırdır, ne istersen iste oğlum!" diye müsaade eder. 0 şahıs da: "Zahir ve batında size benzemekten başka matlubum yoktur" der ve temenni ve istirham eder. Azizan hazretleri: "Bu iş gayet ağır yüktür bunu kaldıramazsın buyurur. 0 şahıs ise, benim matlubum budur, fakat irade siz efendimizin elindedir, dediği zaman Azizan, "pekala" buyurup elinden tutarak beraberce hususi halvet hanesine girerler ve yüz yüze oturarak o şahsa teveccüh eder. Bir müddet sonra zahir ve batında Hacenin şekline bürünür. Fakat aşktan sarhoş olur, kendinden geçer. Öylece kırk gün daha yaşayıp vefat eder. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için iki aziz manasına, hazreti Üstad'ın ismi "Azizan" olarak kalmıştır.
Kendisine soruldu: "Duyduk ki siz, gizli zikir yerine açık zikir ile meşgul oluyorsunuz, bu nasıl olur?"
Cevap: "Biz de işittik ki, siz; gizli zikirle uğraşıyorsunuz. Madem ki işittik, demek sizinki de açık.
Kapalı zikirden murat kimsenin onu duymamasıdır. îkisi de bilindikten sonra eşittir. Hatta gizli zikirle meşgul olmak, riyaya daha yakın."
Soru: "Açık zikri niye tercih ediyorsunuz?"
Cevap: "însana son nefesinde açık zikir telkini, peygamberimizin (SAV) emridir. Derviş ise, her an son nefesindedir.
Buyurdular: "Halkı hakka davet eden kimse; canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. 0 terbiyeci nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidadını bilip ona göre davranırsa o da öyle..."
Yine büyüklerden biri: "Allahü Teala' nın, bizi, çok çok yapmakla memur kıldığı zikir, dil zikri midir, kalp zikri midir? diye sual edince hazreti Azizan: "Başlangıçtakine dil, sondakine kalp zikri." buyurdu.
Buyurdu: "Allahü Teala' ya tövbe ediniz!" ayetinde işaret ve beşaret -müjde- vardır. îşaret, tövbeden dönseniz de tövbe edinizdir. Beşaret, tövbenin kabulüdür. Çünkü Allahü Teala tövbeyi kabul etmeyecek olsaydı, bunu emir etmezdi, Emretmesi kabul etmesini gösteriyor. Ancak, tövbe dilden değil, gerçekten kusurunu bilerek olmalıdır."
Buyurdu: "İki halde kendinizi iyi koruyun; konuşurken ve yerken.
Buyurdu: "îrşat ve davet makamında oturanın kuş terbiyecisi gibi olması lazımdır. Nitekim o, her kuşun tabiatını bilir ve her birini mizacına uygun şekilde besler. Mürşit de böyle olmalı, sadık talipleri kabiliyet ve istidatlarına göre terbiye edip, yetiştirmelidir.
Seyyid Ata ile muasır idi. Aralarında görüşme ve yazışmalar olmuştu. îlk zamanlarında Seyyid Ata'nın, Azizan hazretlerinin büyüklüğünde şüphesi vardı. Bu sebepten, Seyyidden ona karşı görünüşte edebe uygun olmayan bir hal sadır oldu. 0 sıralarda Kıpçak sahrasındaki Türklerden bir bölük, Seyyid Ata nın bulunduğu havaliyi yağmaladılar, oğlunu da esir ettiler. Seyyid Ata, bu üzüntünün nereden geldiğini anladı ve Azizan hazretlerine karşı edepsizliğin cezası olduğunu bildi. Yaptığına pişman oldu. Bir ziyafet hazırladı. Özür dilemek için Azizan hazretlerini davet etti. Ona çok tevazu ve inkisar gösterdi. Hazreti Azizan, Seyyidin maksadının ne olduğunu anladı ve ricasını kabul etti ve davetine geldi, Bu mecliste çok sayıda büyükler, alimler, şeyhler var idi. Bugün Azizan hazretlerinde büyük bir hal ve rahatlık (bast hali) vardı. Sofra düzülüp, yemek hazır olduğunda, Azizan hazretleri: "Seyyid Ata'nın oğlu gelmeyince, Ali (ki kendi ismidir) bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz" dedi ve sonra bir an sustu. Orada bulunanlar, bu büyük sözün neticesini gözetir oldular. Bir an sonra Seyyid Ata'nın oğlu aniden kapıdan içeri giriverdi. Bu hali görünce meclisten bir feryat, bir figandır koptu. Oradakiler şaşakaldılar, dona kaldılar. Gelen gençten Türklerin elinden nasıl kurtulduğunu sordular. "Şu "anda, Türklerden bir grubun elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise, kendimi sizin yanınızda görüyorum. Bundan daha fazla bir şey bilmiyorum" dedi. Meclistekiler, bunun Hazreti Azizan' ın tasarrufu olduğunu kesin olarak anladılar ve hepsi başlarını ayaklarına sürdüler ve talebesi olmayı selamet yolu bildiler.
Hace Azizan hazretlerinin küçük oğlu hace İbrahim hazretleridir. Derler ki, hazreti Azizan'ın vefatı yaklaşınca, irşat icazetini bu küçük oğluna verdi. Bu hal, bazı eshabının, "hace hazretlerinin büyük oğlu zahir ve batın ilimlerinde büyük alim iken, insanların irşadı için acaba neden küçük ,oğullarını seçtiler" düşüncesini kalplerine. getirdi. Hazreti Azizan bu düşünceleri anladı ve: "Büyük oğlumuz, bizden sonra çok az durur ve kısa zaman sonra bize kavuşur" buyurdular. Gerçekten babasından sonra on dokuz gün daha yaşadı.
Azizan hazretlerinin dört büyük halifesi olup hepsi de, hal, söz, fazilet ve kemal sahibi idiler. Her biri hazreti Hacenin vefatından sonra Cenab-ı Hakkı isteyen talebi irşatla meşgul oldular. Dört halifesinin de adları Muhammed'dir. Birincisi Hace Mııhammed Külahdüz'dur. Harezm'de medfundur. îkincisi Hace Muhammed Hallac-ı Belhî'dir. Belh şehrinde medfundur. Üçüncüsü Harezmde medfun olan Hace Muhammed Baverdi'dir. Dördüncüsü Hace Muhammed Baba Semmasî olup, mübarek mezan Semmas'tadır. Kaim makamı olup, kendi maddesinde uzun anlatılmıştır.
İki oğlu var idi. îkisi de zahiri ve batını ilimleri kendinde toplamış ilmi ile amil alim ve arif-i kamil idiler. Büyüğünün ismi Hace Muhammed olup Hace Horci (küçük) diye tanınır. Çünkü babasına Hace-i Büzürk (büyük) derlerdi. Babasının sağlığında yaşı 80'e varmıştır. Küçüğünün ismi Hace İbrahim olup 793 senesinde vefat eylemiştir.
721 veya 728 (m. 1327) , de yüz otuz yaşında olduğu halde Harezm şehrinde 28 zilkade, pazartesi gününde vefat eyledi.
Mevlana Abdurrahman Cami bu zatın oğludur.
Mübarek, güler yüzlü, orta boylu, mükemmel bir endama sahipti.
Muhammed Baba Semmasi (K.S)
Ali Ramiteni' nin baş halifesi. Ramiten civarında -Semmas-isimli köyden. Şah-ı Nakşibendi evlatlığa kabul eden odur.
Şahı Nakşibent henüz yeni dünyaya gelmiş iken, Baba Semmasi Hindevan Köşkü isimli köyün yanından geçmektedir. Gözlerini Şahı Nakşibendi'n evine dikerler ve: "Bu topraklardan misilsiz bir er kokusu geliyor. Hindevan köşkü çok yakında Kasrı Arifan (Ariflerin köşkü) olacak... sanırım çocuk doğdu. Gidip ziyaret edelim..."
Eve gidiliyor, daha üç günlük olan Şah'a dalgın nazarlarla şöyle diyor: "Bu benim oğlumdur, biz onu çoktan oğulluğa kabul ettik." Müritleri içinde en büyük halifesi, Seyyid Emir Külal' e diyorlar ki: "Oğlum Bahaeddin'in terbiye işini sana ısmarladım, sakın kusur edeyim deme..." Seyyid Emir Külal cevap veriyor: "En küçük bir ihmal gösterirsem mert değilim."
Şahı Nakşibent hazretleri anlatıyorlar: "Evlenmek istediğim zaman, büyük babam beni Muhammed Baba hazretlerinin huzuruna gönderdi. Gideceğim sabahın gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Hace Baba'nın mescidine gidip iki rek'at namaz kıldım ve Allah'a yalvardım: "İlahi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ve aşkın yüzünden doğacak mihnetlere karşı takat ver!" Sabahleyin Hacenin huzuruna girince, buyurdular: "Bir daha dua ederken şöyle et: "İlahi rızan hangi noktadaysa, bu kulunu orada bulundur! Eğer Allah dostuna bela gönderirse, yine inayetiyle o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat Allah'tan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua doğru değildir." Muhammet babanın, bir gece evvelki halimi keşfetmekteki kerametini anladım ve sımsıkı kendisine sarıldım.
Şahı Nakşibendi hazretleri, Hace Muhammed Baba ile yemek yiyor. Yemek bitince bir parça ekmek artıyor. Hace Muhammed baba, ekmeği Şahı Nakşibend hazretlerine uzatıp: "Al, bunu yanında sakla!" buyuruyor. Şahi Nakşibend ekmeği alıyor ama, düşünmekten de kendini alamıyor, Kendi kendine: "Yemek yedik, karnımız doydu, şimdi bu ekmeği bana saklatmak niye? diyor. Fakat hemen Hace'den şu ihtar geliyor; "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek lazımdır!" Şahı Nakşibend başını eğiyor ve teslim oluyor. Yola çıkıyorlar. Bir tanıdığının evine misafir oluyorlar. Ev sahibinin yüzünde bir sıkıntı görüyorlar, Hace hazretleri neye üzülüyorsun? buyuruyorlar. "Bir kase sütüm var, fakat ekmeğim yok ki, banıp da yiyeyim, Ona üzülüyorum" diyor. Hace hazretleri geleceğin kerametler sultanı Şahı Nakşibend'e dönüp: "işte, acaba neye yarayacak diye düşündüğün ekmek bu iş içindi. Ver sahibine, yesin! buyuruyor.
Muhammed Baba Semmasi hazretlerinin köyünde küçük bir üzüm bağı vardı. Arada sırada bu bağdaki kütükleri eliyle budar, fakat her kesişlerinde üzerlerindeki hal artar, kendinden geçer, testere elinden düşer ve bir müddet öylece kalırdı.
Dört halifesi vardı. Dördü de kamil ve fadıl olup, vefatından sonra irşadla meşgul oldular. Biri Hace Sofi Suhari idi. Kabri Suhar'dadır. Suhar, Buharadan iki fersah mesafede bir köydür. Diğer hace Muhammed Baba hazretlermin oğlu hace Mahmud Semmasidir. Üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali'dir. Hazreti Hace'nin eshabının büyüklerindendir. Dördüncüsü Seyyid Emir Külal olup, eshabının en büyüğü, halifelerinin en ekmelidir.
H. 755 yılında Semmas'ta vefat ettiler.
Mübarek, orta boylu, güleç yüzlü, rengi esmerdi.
Şahı Nakşibent henüz yeni dünyaya gelmiş iken, Baba Semmasi Hindevan Köşkü isimli köyün yanından geçmektedir. Gözlerini Şahı Nakşibendi'n evine dikerler ve: "Bu topraklardan misilsiz bir er kokusu geliyor. Hindevan köşkü çok yakında Kasrı Arifan (Ariflerin köşkü) olacak... sanırım çocuk doğdu. Gidip ziyaret edelim..."
Eve gidiliyor, daha üç günlük olan Şah'a dalgın nazarlarla şöyle diyor: "Bu benim oğlumdur, biz onu çoktan oğulluğa kabul ettik." Müritleri içinde en büyük halifesi, Seyyid Emir Külal' e diyorlar ki: "Oğlum Bahaeddin'in terbiye işini sana ısmarladım, sakın kusur edeyim deme..." Seyyid Emir Külal cevap veriyor: "En küçük bir ihmal gösterirsem mert değilim."
Şahı Nakşibent hazretleri anlatıyorlar: "Evlenmek istediğim zaman, büyük babam beni Muhammed Baba hazretlerinin huzuruna gönderdi. Gideceğim sabahın gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Hace Baba'nın mescidine gidip iki rek'at namaz kıldım ve Allah'a yalvardım: "İlahi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ve aşkın yüzünden doğacak mihnetlere karşı takat ver!" Sabahleyin Hacenin huzuruna girince, buyurdular: "Bir daha dua ederken şöyle et: "İlahi rızan hangi noktadaysa, bu kulunu orada bulundur! Eğer Allah dostuna bela gönderirse, yine inayetiyle o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat Allah'tan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua doğru değildir." Muhammet babanın, bir gece evvelki halimi keşfetmekteki kerametini anladım ve sımsıkı kendisine sarıldım.
Şahı Nakşibendi hazretleri, Hace Muhammed Baba ile yemek yiyor. Yemek bitince bir parça ekmek artıyor. Hace Muhammed baba, ekmeği Şahı Nakşibend hazretlerine uzatıp: "Al, bunu yanında sakla!" buyuruyor. Şahi Nakşibend ekmeği alıyor ama, düşünmekten de kendini alamıyor, Kendi kendine: "Yemek yedik, karnımız doydu, şimdi bu ekmeği bana saklatmak niye? diyor. Fakat hemen Hace'den şu ihtar geliyor; "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek lazımdır!" Şahı Nakşibend başını eğiyor ve teslim oluyor. Yola çıkıyorlar. Bir tanıdığının evine misafir oluyorlar. Ev sahibinin yüzünde bir sıkıntı görüyorlar, Hace hazretleri neye üzülüyorsun? buyuruyorlar. "Bir kase sütüm var, fakat ekmeğim yok ki, banıp da yiyeyim, Ona üzülüyorum" diyor. Hace hazretleri geleceğin kerametler sultanı Şahı Nakşibend'e dönüp: "işte, acaba neye yarayacak diye düşündüğün ekmek bu iş içindi. Ver sahibine, yesin! buyuruyor.
Muhammed Baba Semmasi hazretlerinin köyünde küçük bir üzüm bağı vardı. Arada sırada bu bağdaki kütükleri eliyle budar, fakat her kesişlerinde üzerlerindeki hal artar, kendinden geçer, testere elinden düşer ve bir müddet öylece kalırdı.
Dört halifesi vardı. Dördü de kamil ve fadıl olup, vefatından sonra irşadla meşgul oldular. Biri Hace Sofi Suhari idi. Kabri Suhar'dadır. Suhar, Buharadan iki fersah mesafede bir köydür. Diğer hace Muhammed Baba hazretlermin oğlu hace Mahmud Semmasidir. Üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali'dir. Hazreti Hace'nin eshabının büyüklerindendir. Dördüncüsü Seyyid Emir Külal olup, eshabının en büyüğü, halifelerinin en ekmelidir.
H. 755 yılında Semmas'ta vefat ettiler.
Mübarek, orta boylu, güleç yüzlü, rengi esmerdi.
Seyyid Emir Külal (K.S)
Doğup, vefat ettikleri yer: Suhari Köyü.
Sanatlan, çömlekçilik. Külal ismi, çömlekçilik manasına, oradan geliyor.
Annesi anlatıyor: "Seyyid karnımdayken, ne zaman şüpheli bir şey yesem, hemen mide sancısına tutulurdum."
Seyyid hazretleri delikanlılığında güreşe meraklıymış. Kendisinin güreşini seyretmek için de çok kişi toplanır ve mücadeleyi merakla takip edermiş. Bir gün bir seyirci şöyle bir düşünceye dalmış: "Peygamber neslinden bir seyyid, nasıl olur da güreş tutar ve ciddiyetsiz bir işe kendini kaptırır?" 0 anda bu adamı bir uyku basmış. Rüyada görmüş ki kıyamet kopmakta ve kendisi de çamurun içinde çırpınmakta. Bir de ne görsün;
Seyyid Emir karşısında. Adaleli kollarını uzatıyor ve bir çekişte onu çamurdan çıkarıyor. Adam uykudan uyanmış. Güreş esnasında Seyyid'in kendisine baktığını görmüş. Ve Seyyid Emir demiş ki: "îşte biz bu güreşi, senin gibileri çamurdan çekip kurtarmak için tutuyoruz."
Yine bir gün güreş meydanında hazreti Seyyid dönüp duruyor, binlerce halk kendisine bakmakta iken, tesadüfen Muhammed Baba Semmasi oradan geçiyordu. Seyretmek için bir müddet ayakta durdu. Müridlerinin ve sevdiklerinin kalplerinden geçer ki, bu bidatle meşgul olanları Hace hazretlerinin seyreylemesine sebep nedir acaba? Hazreti Hace, kalplerinden geçen bu düşüncelere vakıf olup buyurur ki: Bu meydanda bir mert vardır ki, bir çok kimseler, onun sohbetinin bereketiyle, vilayet konaklarının üst mertebelerine ulaşacaktır. Onu kendime bağlamak istiyorum. Bunlar böyle konuşurlarken Seyyid Emir Külal' in gözü hazreti Haceye alıp, Cenab-ı Hacenin yüksek ve kuvvetli cezbeleriyle koşarak Muhammed Baba Semmasi hazretlerinin ayaklarına kapanır.
Sonra Seyyid Emir Külal yanında olduğu halde Hazreti Hace yola koyuldu. Hanekaha geldiler. Seyyid Emir Külal pehlivanlıktan tövbe etti. Bir daha güreş tutmadı.
Hace hazretleri kendisini oğulluğa kabul edip, irşat edip icazet verdi. Her şeyi ona verip kendi makamına onu oturttu. Şah-ı Nakşibend Bahaeddin-i Buhariden (k.s) kendisine haber verip, terbiyesi ile iyi meşgul ol buyurmuştur.
H. 772 yılında Suhar köyünde vefat ediyor.
Mübarek, uzun boylu, kolları genîş ve uzunca idi. Kaşları çatık, rengi esmer, sakalında beyaz pek azdı.
Sanatlan, çömlekçilik. Külal ismi, çömlekçilik manasına, oradan geliyor.
Annesi anlatıyor: "Seyyid karnımdayken, ne zaman şüpheli bir şey yesem, hemen mide sancısına tutulurdum."
Seyyid hazretleri delikanlılığında güreşe meraklıymış. Kendisinin güreşini seyretmek için de çok kişi toplanır ve mücadeleyi merakla takip edermiş. Bir gün bir seyirci şöyle bir düşünceye dalmış: "Peygamber neslinden bir seyyid, nasıl olur da güreş tutar ve ciddiyetsiz bir işe kendini kaptırır?" 0 anda bu adamı bir uyku basmış. Rüyada görmüş ki kıyamet kopmakta ve kendisi de çamurun içinde çırpınmakta. Bir de ne görsün;
Seyyid Emir karşısında. Adaleli kollarını uzatıyor ve bir çekişte onu çamurdan çıkarıyor. Adam uykudan uyanmış. Güreş esnasında Seyyid'in kendisine baktığını görmüş. Ve Seyyid Emir demiş ki: "îşte biz bu güreşi, senin gibileri çamurdan çekip kurtarmak için tutuyoruz."
Yine bir gün güreş meydanında hazreti Seyyid dönüp duruyor, binlerce halk kendisine bakmakta iken, tesadüfen Muhammed Baba Semmasi oradan geçiyordu. Seyretmek için bir müddet ayakta durdu. Müridlerinin ve sevdiklerinin kalplerinden geçer ki, bu bidatle meşgul olanları Hace hazretlerinin seyreylemesine sebep nedir acaba? Hazreti Hace, kalplerinden geçen bu düşüncelere vakıf olup buyurur ki: Bu meydanda bir mert vardır ki, bir çok kimseler, onun sohbetinin bereketiyle, vilayet konaklarının üst mertebelerine ulaşacaktır. Onu kendime bağlamak istiyorum. Bunlar böyle konuşurlarken Seyyid Emir Külal' in gözü hazreti Haceye alıp, Cenab-ı Hacenin yüksek ve kuvvetli cezbeleriyle koşarak Muhammed Baba Semmasi hazretlerinin ayaklarına kapanır.
Sonra Seyyid Emir Külal yanında olduğu halde Hazreti Hace yola koyuldu. Hanekaha geldiler. Seyyid Emir Külal pehlivanlıktan tövbe etti. Bir daha güreş tutmadı.
Hace hazretleri kendisini oğulluğa kabul edip, irşat edip icazet verdi. Her şeyi ona verip kendi makamına onu oturttu. Şah-ı Nakşibend Bahaeddin-i Buhariden (k.s) kendisine haber verip, terbiyesi ile iyi meşgul ol buyurmuştur.
H. 772 yılında Suhar köyünde vefat ediyor.
Mübarek, uzun boylu, kolları genîş ve uzunca idi. Kaşları çatık, rengi esmer, sakalında beyaz pek azdı.
Muhammed Bahauddin Şah-ı Nakşibend (K.S)
Hicri 718 yılında, Muharrem ayında dünyaya geldiler.
Asıl adı : Seyyid Muhammed Bahauddin.
Kendileri Seyyid'dir. On dördüncü babada Hz. Ali'ye (r.a) yetişir.
Doğup vefat ettikleri yer Kasr-ı Arifan denilen köy.
Evrad, Tuhfe ve Hediyye kitapları çok kıymetlidir.
Seyyid Emir Külal'e bağlanan bu tarikat zincirinden başka Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, hacelerin hacesi, Hace Abdulhalik Gücdevani hazretlerinin yüksek ruhaniyetlerinden ettiği istifade sebebiyle de üveysidir, Nitekim kendileri şöyle anlatır:
"Cezbe hali bende kuvvetli olup, kararım kaldığı günlerde Buhara' da dolaşır, bazı büyük velilerin kabri şeriflerini ziyaret ederdim. Bir gece hangi kabre gittiysem ayak uçlarında birer kandil yanar gördüm. Fakat yağı ve fitili olduğu halde, isteksiz, sönük yanıyorlardı. Eğer fitillerin uçlan dokunma ile düzeltilirse, gayet güzel ışık verecekti. Ben ise kandilleri o halde bırakarak (Hace Mezd ahun) hazretlerinin kabrine gittim. Yüzümü kıbleye dönerek oturdum. 0 an bende bir kendimden geçme hali hasıl oldu. 0 hal esnasında öyle müşahede ettim ki, kıble tarafından yeşil örtü ile süslenmiş, gayet güzel bir kürsü göründü. 0 kürsünün etrafını büyük bir kalabalık sarmışlardı. İçlerinden ancak, Hace Muhammed Baba Semmasi Hazretlerini tanıdım. Anladım ötekiler daha önce dünyadan göçmüş haceler, bu yolun büyükleriydiler.
Sonra içlerinden birisi bana: "Bu kürsünün üzerinde Abdulhalık Gücdevani hazretleri ay gibi parlamaktadır. Etraftaki cemaat ise kendi halifeleridir, deyip birine işaret ederek, bu hace Ahmed-i Sıddık, bu hace Evliya-i Kebir, bu hace Arifi Rivegeri, bu hace Mahmud Enciriyil Fağnevi, bu hace Ali Ramitenı'dir. Hace Muhammed Baba Semmasi hazretlerini zaten tanırsın buyurdu.
Sonra Abdülhalık Gucdevani hazretleri bana teveccüh ederek, hakkımda pek büyük inayet buyurarak bir hırka ihsan eyledi ve: "Bu hırkanın kerameti vardır. Bunu giyen kimseye, inecek olan belalar, bunun bereketiyle, o kimseden kalkar" buyurdular. Bundan sonra, bu büyükler yolunda ilerlerken, başlangıçta, ortada ve sonda kullanılmakta olan kelimeleri bana anlattılar, sözlerinden biri şudur ki: "Bahaüddin! Sönük olarak yandığını görmüş olduğun kandiller senin kabiliyet ve istidadının bu yolda olduğuna işarettir. Ama istidat fitilini hareket ettirmek lazımdır. Böylece istidadın parlar, Hakkın sırlan onda zahir olur."
Diğer bir sözleri de Bahaüddin. Sana lazım ki, ayağını her halde şeriat caddesi üzere bulundurasın. Emir ve yasakta istikamet üzere olasın. Daima azimetle amel edesin. Yani haramlardan ve şüphelilerden sakındığın gibi, mubahların da fazlasından sakınasın. Sünnetlere uyup, elden geldiği kadar, bütün sünnetleri işleyesin. Ruhsatları, cevazları terk edip, bidatlerden çok sakınasın" nasihatlerinden ibaret idi.
Şah-ı Nakşibend hazretleri, ilk zamanlarındaki hallerinden bahsederek buyurmuştur ki: "Biz üç kimse idik. Hak yolunda ilerlemeye koyulduk. Ama benim himmetim, bütün masivadan yani Allah' dan başka her şeyden geçip, Hak Teala hazretlerine kavuşmak idi. Bunun için Allahü Tealanın yardımı erişerek, beni bütün masivadan kurtardı ve maksadıma kavuşturdu.
Mürşidi Seyyid Emir Külal de, gizli ve açık zikri birleştirmişti. Açık zikir başladığında, Şah-ı Nakşibend, zikir halkasından çıkarlar. Bu hal öbür müritlere ağır gelirdi. Şah-ı Nakşibend, bu kızmalara hiç aldırmaz ama, mürşidinin hizmetinden bir an bile geri durmazdı.
Seyyid Emir Külal ölüm döşeğinde. Şah-ı Nakşibend'e bağlanmalarını isteyince, müritler: "Fakat o açık zikirde bize tabi olmamış" dediler. Emir Külal hazretleri cevap verdi: "Onda gördüğünüz her şey, Allah (c.c)' ın izniyledir. Onun iradesinin dışındadır.
Ve Şah... Bu tarikatın ser tacı...
Buyurdular: "Biz; sevgiliye eriştirmeye vasıtayız, yola düşenlere gerektir ki; sonunda bizden kesilip, sevgiliye ulaşsınlar."
Buyurdular: "Bizim tarikatımız sohbettir. Halvette şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır cemaattedir".
Şah-ı Nakşibend (K.S) buyurdu:
"-Cezbeye kapıldığım ilk zamanlardaydı. Bana bu yola nasıl giriyorsun? dendi. Benim dediğim ve dilediğim olmak şartıyla dedim. Bizim dediğimiz ve dilediğimiz olur hitabı geldi. Buna dayanamam. Benim dediğim olursa, bu yola adım atarım, yoksa bu yola giremem dedim. Bu iki kere tekrar etti. Sonra beni bıraktılar. On beş gün durgun halde kaldım. Büyük bir ümitsizliğe kapılırken, bana "Senin dilediğin olur" buyruldu. Bunun Üzerine: "Öyle bir yol istiyorum ki, ona girenlerin hepsi, Allahü Tealaya kavuşmakla şereflensin" dedim. ' Yakub-ı Çerhi (K.S) anlatır: "Buhara' nın alimlerinden yetişip, fetva vermeğe icazet aldıktan sonra, memleketime dönmeyi düşündüm. Hazreti Haceye uğrayıp, beni hatırınızdan çıkarmayın dedim ve çok yalvardım. Gideceğin zaman mı yanımıza geldin buyurdu. Hizmetinize müştakım dedim. Hangi bakımdan? buyurdu. Siz büyüklerdensiniz ve herkesin makbulüsünüz, dedim. Bu kabul şeytani olabilir, daha sağlam delilin var mı buyurdu. Sahih hadiste: "Allahü Teala bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalbine düşürür" geldi dedim. Tebessüm edip: "Biz azizanız" buyurdu. Bunu duyunca birden halim değişti. Bir ay önce rüyada birisi bana: "Git, Azizanın müridi ol" demişti. Onu unutmuştum. Onlardan duyunca bu rüyayı hatırladım.
Alaüddin Attar (K.S) anlatır: "Şah-ı Nakşibend hazretleri beni kabul edince, kendilerini o kadar sevdim ki, kararım kalmadı. Sohbetlerinden ayrılamıyacak hale geldim. Bu halde iken bir gün bana dönüp: "Sen mi beni sevdin ben mi seni sevdim?" buyurdu.- "îkram sahibi zatınız, aciz hizmetçisine iltifat etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir" diye cevap verdim. Bunun üzerine: "Bir müddet bekle işi anlarsın" buyurdu. Bir müddet sonra kalbimde kendilerine karşı muhabbetten eser kalmadı. 0 zaman: "Gördün mü, sevgi benden midir, senden midir?" buyurdu.
H.791 yılmda vefat ettiler.
Mübarek; uzun boylu, buğday benizli, gür sakallı, güler yüzlü idi.
Asıl adı : Seyyid Muhammed Bahauddin.
Kendileri Seyyid'dir. On dördüncü babada Hz. Ali'ye (r.a) yetişir.
Doğup vefat ettikleri yer Kasr-ı Arifan denilen köy.
Evrad, Tuhfe ve Hediyye kitapları çok kıymetlidir.
Seyyid Emir Külal'e bağlanan bu tarikat zincirinden başka Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, hacelerin hacesi, Hace Abdulhalik Gücdevani hazretlerinin yüksek ruhaniyetlerinden ettiği istifade sebebiyle de üveysidir, Nitekim kendileri şöyle anlatır:
"Cezbe hali bende kuvvetli olup, kararım kaldığı günlerde Buhara' da dolaşır, bazı büyük velilerin kabri şeriflerini ziyaret ederdim. Bir gece hangi kabre gittiysem ayak uçlarında birer kandil yanar gördüm. Fakat yağı ve fitili olduğu halde, isteksiz, sönük yanıyorlardı. Eğer fitillerin uçlan dokunma ile düzeltilirse, gayet güzel ışık verecekti. Ben ise kandilleri o halde bırakarak (Hace Mezd ahun) hazretlerinin kabrine gittim. Yüzümü kıbleye dönerek oturdum. 0 an bende bir kendimden geçme hali hasıl oldu. 0 hal esnasında öyle müşahede ettim ki, kıble tarafından yeşil örtü ile süslenmiş, gayet güzel bir kürsü göründü. 0 kürsünün etrafını büyük bir kalabalık sarmışlardı. İçlerinden ancak, Hace Muhammed Baba Semmasi Hazretlerini tanıdım. Anladım ötekiler daha önce dünyadan göçmüş haceler, bu yolun büyükleriydiler.
Sonra içlerinden birisi bana: "Bu kürsünün üzerinde Abdulhalık Gücdevani hazretleri ay gibi parlamaktadır. Etraftaki cemaat ise kendi halifeleridir, deyip birine işaret ederek, bu hace Ahmed-i Sıddık, bu hace Evliya-i Kebir, bu hace Arifi Rivegeri, bu hace Mahmud Enciriyil Fağnevi, bu hace Ali Ramitenı'dir. Hace Muhammed Baba Semmasi hazretlerini zaten tanırsın buyurdu.
Sonra Abdülhalık Gucdevani hazretleri bana teveccüh ederek, hakkımda pek büyük inayet buyurarak bir hırka ihsan eyledi ve: "Bu hırkanın kerameti vardır. Bunu giyen kimseye, inecek olan belalar, bunun bereketiyle, o kimseden kalkar" buyurdular. Bundan sonra, bu büyükler yolunda ilerlerken, başlangıçta, ortada ve sonda kullanılmakta olan kelimeleri bana anlattılar, sözlerinden biri şudur ki: "Bahaüddin! Sönük olarak yandığını görmüş olduğun kandiller senin kabiliyet ve istidadının bu yolda olduğuna işarettir. Ama istidat fitilini hareket ettirmek lazımdır. Böylece istidadın parlar, Hakkın sırlan onda zahir olur."
Diğer bir sözleri de Bahaüddin. Sana lazım ki, ayağını her halde şeriat caddesi üzere bulundurasın. Emir ve yasakta istikamet üzere olasın. Daima azimetle amel edesin. Yani haramlardan ve şüphelilerden sakındığın gibi, mubahların da fazlasından sakınasın. Sünnetlere uyup, elden geldiği kadar, bütün sünnetleri işleyesin. Ruhsatları, cevazları terk edip, bidatlerden çok sakınasın" nasihatlerinden ibaret idi.
Şah-ı Nakşibend hazretleri, ilk zamanlarındaki hallerinden bahsederek buyurmuştur ki: "Biz üç kimse idik. Hak yolunda ilerlemeye koyulduk. Ama benim himmetim, bütün masivadan yani Allah' dan başka her şeyden geçip, Hak Teala hazretlerine kavuşmak idi. Bunun için Allahü Tealanın yardımı erişerek, beni bütün masivadan kurtardı ve maksadıma kavuşturdu.
Mürşidi Seyyid Emir Külal de, gizli ve açık zikri birleştirmişti. Açık zikir başladığında, Şah-ı Nakşibend, zikir halkasından çıkarlar. Bu hal öbür müritlere ağır gelirdi. Şah-ı Nakşibend, bu kızmalara hiç aldırmaz ama, mürşidinin hizmetinden bir an bile geri durmazdı.
Seyyid Emir Külal ölüm döşeğinde. Şah-ı Nakşibend'e bağlanmalarını isteyince, müritler: "Fakat o açık zikirde bize tabi olmamış" dediler. Emir Külal hazretleri cevap verdi: "Onda gördüğünüz her şey, Allah (c.c)' ın izniyledir. Onun iradesinin dışındadır.
Ve Şah... Bu tarikatın ser tacı...
Buyurdular: "Biz; sevgiliye eriştirmeye vasıtayız, yola düşenlere gerektir ki; sonunda bizden kesilip, sevgiliye ulaşsınlar."
Buyurdular: "Bizim tarikatımız sohbettir. Halvette şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır cemaattedir".
Şah-ı Nakşibend (K.S) buyurdu:
"-Cezbeye kapıldığım ilk zamanlardaydı. Bana bu yola nasıl giriyorsun? dendi. Benim dediğim ve dilediğim olmak şartıyla dedim. Bizim dediğimiz ve dilediğimiz olur hitabı geldi. Buna dayanamam. Benim dediğim olursa, bu yola adım atarım, yoksa bu yola giremem dedim. Bu iki kere tekrar etti. Sonra beni bıraktılar. On beş gün durgun halde kaldım. Büyük bir ümitsizliğe kapılırken, bana "Senin dilediğin olur" buyruldu. Bunun Üzerine: "Öyle bir yol istiyorum ki, ona girenlerin hepsi, Allahü Tealaya kavuşmakla şereflensin" dedim. ' Yakub-ı Çerhi (K.S) anlatır: "Buhara' nın alimlerinden yetişip, fetva vermeğe icazet aldıktan sonra, memleketime dönmeyi düşündüm. Hazreti Haceye uğrayıp, beni hatırınızdan çıkarmayın dedim ve çok yalvardım. Gideceğin zaman mı yanımıza geldin buyurdu. Hizmetinize müştakım dedim. Hangi bakımdan? buyurdu. Siz büyüklerdensiniz ve herkesin makbulüsünüz, dedim. Bu kabul şeytani olabilir, daha sağlam delilin var mı buyurdu. Sahih hadiste: "Allahü Teala bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalbine düşürür" geldi dedim. Tebessüm edip: "Biz azizanız" buyurdu. Bunu duyunca birden halim değişti. Bir ay önce rüyada birisi bana: "Git, Azizanın müridi ol" demişti. Onu unutmuştum. Onlardan duyunca bu rüyayı hatırladım.
Alaüddin Attar (K.S) anlatır: "Şah-ı Nakşibend hazretleri beni kabul edince, kendilerini o kadar sevdim ki, kararım kalmadı. Sohbetlerinden ayrılamıyacak hale geldim. Bu halde iken bir gün bana dönüp: "Sen mi beni sevdin ben mi seni sevdim?" buyurdu.- "îkram sahibi zatınız, aciz hizmetçisine iltifat etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir" diye cevap verdim. Bunun üzerine: "Bir müddet bekle işi anlarsın" buyurdu. Bir müddet sonra kalbimde kendilerine karşı muhabbetten eser kalmadı. 0 zaman: "Gördün mü, sevgi benden midir, senden midir?" buyurdu.
H.791 yılmda vefat ettiler.
Mübarek; uzun boylu, buğday benizli, gür sakallı, güler yüzlü idi.
Alaüddin Attar (K.S)
Adı: Muhammed b. Muhammed Buhari'dir. Şah-ı Nakşibend'in en büyük halifesi ve damadı. Şah-ı Nakşibend daha hayatta iken bir çok talebelerini ona havale ederdi ve derlerdi ki: "Alaüddin bizim yükümüzü hafifletti."
Henüz çocuk iken Şah-ı Nakşibend hazretleri temiz annesine "Alaüddin buluğa erince bana bildiriniz" diye tembih eylemişti. Buluğa erişince Şah-ı Nakşibend hazretleri Kasr"ı Arifan'dan kalkıp, şehre gelerek Alaüddin'in tahsilde bulunduğu medreseye gidip, altında bir eski hasır, başı altında bir tuğla, önünde bir kitap mütalaa etmekte olduğunu görür.
Alaüddin, Şah-ı Nakşibend hazretlerini görür görmez, saygı için ayağa kalkar, hazreti haceyi, hücresinde daha iyi bir yer olmadığı için kendi yerine oturtur. Sonra hazreti hace, Alaüddin'e hitaben: "Eğer kabul edersen, evimde henüz büluğa ermiş temiz bir kızım vardır. Sana tezviç edeyim" buyurduklarında hace Aftar, tam bir edeple: "Bu hakir hakkında büyük bir lütuf ve saadet buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz ki yanımda dünyalık olarak hiçbir şeyim yoktur" diye arzeyleyince, Hazreti Şah-ı Nakşibend: "Benim kızım sana müyesser ve mukadderdir. Rızkınız da Allahü Tealanın gayb hazinelerinden gönderileceği bildirilmektedir. Bunun için hiç üzülme buyurup, iffet ve ismet sahibi kızını hace Attar'a akd ve tezvic eylemişler.
Alaüddin Attar'ın bu afifeden Hace Hasan Attar, Hace Şehabeddin, Hace Mübarek ve Hace Alaeddin adlarında oğulları dünyaya gelmiştir.
Büyük alim Seyyid Şerif Cürcani diyor ki: "Alaüddin-i Attar hazretlerinin sohbetine kavuşunca Rabbimi tanıyabildim. 0 zamana kadar cahil idim.
Hastalıkları esnasında şöyle nasihat ettiler: "Merasim ve adetleri bir tarafa bırakınız. Halkın adeti neyse, aksini yapınız. Birbirinize uyunuz! Allah'm Resulunun gelişi, insanların me-rasim ve adetlerini bıraktırmak içindi. Birbirinize sığınınız ve her biriniz kendinizi nefyetip diğerinizi doğrulayınız. Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz. Sohbet en büyük sünnetlerdendir. Bu sünnete riayet edip, umumi ve hususi şekilde ona devam ediniz. Eğer bu yolda istikamet gösterirseniz, tek nefesteki hasılatınız, benim bir ömür boyu kazancım kadar olur. Vasiyetimi çiğneyecek olursanız perişan olursunuz."
Yine buyurdu: "Sohbet müekked sünnettir. İki günde bir bu taife ile sohbet edip bunların edeplerine hakkıyla riayet eylemek lazımdır, Eğer arada zahiri uzaklık varsa, hiç olmazsa ayda veya iki ayda kendi zahiri ve Batıni halini mürşidine bildirmek gerekir. Aradaki mesafe ne olursa olsun, mürit hayal yoluyla, mürşidine yükselmeli, onunla meşgul olmalıdır ki, külli uzaklık ve gaflet ona hakim olmasın."
Son hastalığında buyurdu: "Allahü Tealanın İnayeti ve Hace Bahaeddin hazretlerinin nazar ve himmetleri ile, istesem bütün insanları velayet mertebesine kavuştururdum."
Kendisinde sahiv liali çok idi. Muhammed Parisa hazretlerinde ise kendinden geçme hali çok olurdu. Sahiv, yani kendinde olmak halinin sekirden üstün olduğuna hakikat sahipleri bildirmişlerdir. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri buyurur:
"Hazreti Hace Bahaeddin vefat ettikten sonra, şanının yüksekliğindendir ki, bütün eshabı, hatta Muhammed Parisa hazretleri dahi Hace Alaüddin hazretlerine biat eylemişlerdir.
Buyurdu: "Murakebe yolu, nefy ve isbat yolundan yüce ve cezbeye daha yakındır. Murakabe yolundan vezirlik mertebesine ve mülk ve melukatta tasarrufa erişmek olur. Kalpden geçenleri bilmek, mevhibe nazarı ile bakmak ve dilediği batını nurlandırmak, murakabeye devamla.olur.
Buyurdular: "Mürşide yapılan rabıta, hakikatte gayr ve neticede lüzumsuz olmasına rağmen; başlangıçta erişme (vüsul) sebebidir. Bu yolun isteklileri başlangıçta mürşidinden gayri bütün alakaları nefyetmek ve kalbinde yalnız mürşidini tutmak borcundadır."
Tefsirci: "Saliklere başlangıçta mürşit alakasını muhafaza etmeleri en önemli borçtur. Zira mürşit; ilahi hakikatin aynasıdır. Ve ona yönelmek, fena makamına ermeyi ve cezbeye nail olmayı neticelendirir. Cezbesiz ise bu yol açılamaz -bu gayr'dır ve onu da nefyetmek lazımdır- diye düşünecek olursa; yolda kalır ve tek adım terakki edemez. Her şeyi yerinde kabullenmek ve yerinde nefyetmek lazımdır. Mesela; yolun sonuna gelen, hakikate varmış demektir. Ve her şey ona mürşidî gibi mutlak güzellikten bir ayna haline gelmiştir. Bu makamda hakikati mürşidin aynasından görmekte devam etmek, noksanlık olur."
H. 802 yılın Recep ayında vefat ediyorlar.
Mübarek; orta boylu güler yüzlü, esmer renkliydi. Sakalı gür, daima huzur ve huşu içindeydi.
Henüz çocuk iken Şah-ı Nakşibend hazretleri temiz annesine "Alaüddin buluğa erince bana bildiriniz" diye tembih eylemişti. Buluğa erişince Şah-ı Nakşibend hazretleri Kasr"ı Arifan'dan kalkıp, şehre gelerek Alaüddin'in tahsilde bulunduğu medreseye gidip, altında bir eski hasır, başı altında bir tuğla, önünde bir kitap mütalaa etmekte olduğunu görür.
Alaüddin, Şah-ı Nakşibend hazretlerini görür görmez, saygı için ayağa kalkar, hazreti haceyi, hücresinde daha iyi bir yer olmadığı için kendi yerine oturtur. Sonra hazreti hace, Alaüddin'e hitaben: "Eğer kabul edersen, evimde henüz büluğa ermiş temiz bir kızım vardır. Sana tezviç edeyim" buyurduklarında hace Aftar, tam bir edeple: "Bu hakir hakkında büyük bir lütuf ve saadet buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz ki yanımda dünyalık olarak hiçbir şeyim yoktur" diye arzeyleyince, Hazreti Şah-ı Nakşibend: "Benim kızım sana müyesser ve mukadderdir. Rızkınız da Allahü Tealanın gayb hazinelerinden gönderileceği bildirilmektedir. Bunun için hiç üzülme buyurup, iffet ve ismet sahibi kızını hace Attar'a akd ve tezvic eylemişler.
Alaüddin Attar'ın bu afifeden Hace Hasan Attar, Hace Şehabeddin, Hace Mübarek ve Hace Alaeddin adlarında oğulları dünyaya gelmiştir.
Büyük alim Seyyid Şerif Cürcani diyor ki: "Alaüddin-i Attar hazretlerinin sohbetine kavuşunca Rabbimi tanıyabildim. 0 zamana kadar cahil idim.
Hastalıkları esnasında şöyle nasihat ettiler: "Merasim ve adetleri bir tarafa bırakınız. Halkın adeti neyse, aksini yapınız. Birbirinize uyunuz! Allah'm Resulunun gelişi, insanların me-rasim ve adetlerini bıraktırmak içindi. Birbirinize sığınınız ve her biriniz kendinizi nefyetip diğerinizi doğrulayınız. Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz. Sohbet en büyük sünnetlerdendir. Bu sünnete riayet edip, umumi ve hususi şekilde ona devam ediniz. Eğer bu yolda istikamet gösterirseniz, tek nefesteki hasılatınız, benim bir ömür boyu kazancım kadar olur. Vasiyetimi çiğneyecek olursanız perişan olursunuz."
Yine buyurdu: "Sohbet müekked sünnettir. İki günde bir bu taife ile sohbet edip bunların edeplerine hakkıyla riayet eylemek lazımdır, Eğer arada zahiri uzaklık varsa, hiç olmazsa ayda veya iki ayda kendi zahiri ve Batıni halini mürşidine bildirmek gerekir. Aradaki mesafe ne olursa olsun, mürit hayal yoluyla, mürşidine yükselmeli, onunla meşgul olmalıdır ki, külli uzaklık ve gaflet ona hakim olmasın."
Son hastalığında buyurdu: "Allahü Tealanın İnayeti ve Hace Bahaeddin hazretlerinin nazar ve himmetleri ile, istesem bütün insanları velayet mertebesine kavuştururdum."
Kendisinde sahiv liali çok idi. Muhammed Parisa hazretlerinde ise kendinden geçme hali çok olurdu. Sahiv, yani kendinde olmak halinin sekirden üstün olduğuna hakikat sahipleri bildirmişlerdir. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri buyurur:
"Hazreti Hace Bahaeddin vefat ettikten sonra, şanının yüksekliğindendir ki, bütün eshabı, hatta Muhammed Parisa hazretleri dahi Hace Alaüddin hazretlerine biat eylemişlerdir.
Buyurdu: "Murakebe yolu, nefy ve isbat yolundan yüce ve cezbeye daha yakındır. Murakabe yolundan vezirlik mertebesine ve mülk ve melukatta tasarrufa erişmek olur. Kalpden geçenleri bilmek, mevhibe nazarı ile bakmak ve dilediği batını nurlandırmak, murakabeye devamla.olur.
Buyurdular: "Mürşide yapılan rabıta, hakikatte gayr ve neticede lüzumsuz olmasına rağmen; başlangıçta erişme (vüsul) sebebidir. Bu yolun isteklileri başlangıçta mürşidinden gayri bütün alakaları nefyetmek ve kalbinde yalnız mürşidini tutmak borcundadır."
Tefsirci: "Saliklere başlangıçta mürşit alakasını muhafaza etmeleri en önemli borçtur. Zira mürşit; ilahi hakikatin aynasıdır. Ve ona yönelmek, fena makamına ermeyi ve cezbeye nail olmayı neticelendirir. Cezbesiz ise bu yol açılamaz -bu gayr'dır ve onu da nefyetmek lazımdır- diye düşünecek olursa; yolda kalır ve tek adım terakki edemez. Her şeyi yerinde kabullenmek ve yerinde nefyetmek lazımdır. Mesela; yolun sonuna gelen, hakikate varmış demektir. Ve her şey ona mürşidî gibi mutlak güzellikten bir ayna haline gelmiştir. Bu makamda hakikati mürşidin aynasından görmekte devam etmek, noksanlık olur."
H. 802 yılın Recep ayında vefat ediyorlar.
Mübarek; orta boylu güler yüzlü, esmer renkliydi. Sakalı gür, daima huzur ve huşu içindeydi.
Yakub El Çerhi (K.S)
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin yetiştirdiklerinden, ondan sonra da Alaüddin Attar'a bağlanıp yükselenlerden.
Gazneyn vilayetinin Çerh köyünde doğdu. Başlangıçta Herat' tan Mısır'a kadar uzun müddet dolaşıp ilim tahsil etti.
Bazı kitaplar da yazmıştır: "Allahü Teala'nın sonsuz ve kusursuz inayeti ile bu fakirde, büyükler yoluna girmek arzusu peyda olup, Allahü Teala'nın yardımı, kılavuzum olduğu halde Buhara' ya gelip, Hace Behaeddin Nakşibend hazretlerinin sohbet ve hizmetleri ile şereflendim. Herkes yaygın olan keremlerine ben de kavuştum ve çok iltifat gördüm. Samedi hidayetle, onların, evliyanın seçkinlerinden olduğuna itikadım kuvvetlendi. Kamil ve mükemmil olduğunda hiç şüphem kalmadı. Gaybi işaret ve birçok vakıadan sonra Kur'an-ı Kerim'den tefe'ül ettim. En'am Süresi'nin doksanıncı: "Onlar, Allah'ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü" ayet-i kerimesi çıktı. Bir başka günde de bu fakirin meskeni olan Fethabad'da Şeyh Seyfeddin Baharzi'nin (R. Aleyh) mezarına müteveccih oturmuştum. İlahi kabul habercisi gelip, içimde bir kararsızlık hasıl oldu. Ve gayr-i ihtiyari Hace hazretleri ile görüşmek icap etti.
Kasr-ı Arifana geldiğimde, Hace hazretlerini yol üstünde beni bekler halde gördüm. Bu fakir ile sohbet ettiler. Heybetleri beni Öyle çok kaplamıştı ki, konuşacak halim yoktu. Bu esnada buyurdular ki: "İlim ikidir. Biri kalp ilmidir. Bu kalp ilmi faydalı ilimdir. Bunu nebiler ve resuller öğrettiler. Diğeri dil ilmidir. Bu ilim, Hak Teala'nın Adem oğluna hüccetidir. Umarım ki, batın ilminden sana bir hisse erişir." Yine buyurdular: "Sıdk sahipleri, yani evliya ile, oturup kalkınca, hep sıdk, doğruluk üzere ol. Çünkü bunlar kalp casuslarıdır. Kalbinize girip himmetinize nazar ederler. Biz kendiliğimizden kimseyi kabul etmemekle memuruz. Bu gece bakalım ne işaret olunur. Eğer seni kabul ederlerse, biz de kabul ederiz." Mevlana Yakub-i Çerhi hazretleri der ki: Benim o gecem, o kadar korkulu ve sıkıntılı geçti ki, bütün ömrümce böyle bir gece geçirmemiştim. Korktum ki, saadet kapısının açılmasını umarken, Allah korusun, bedbahtlık kapısı aralanmasın! Bu korku ve dehşet sabaha kadar yakamı bırakmadı. Sabah namazını kıldığımda, Hace hazretleri:
"Müjdeler olsun ki, kabul işaret olundu. Biz herkesi kabul etmeyiz, edersek de geç kabul ederiz." buyurdular. Sonra kendi silsilelerini Hace Abdülhalık Gücdevani hazretlerine öğrettiği ledünnî ilim, bu derstir" buyurdu.
Bir nice zaman daha hizmet ve sohbetlerinde bulundum. Buhara'dan yolculuğa çıkmama müsade etmelerine kadar orada kaldım. Ayrılırken: "Tarikat adetlerinden ve hakikat sırlarından bizden sana ne ulaşmışsa Allah'ın kullarına eriştir. Onların saadetlerine sebep olsun buyurdu.
Hace Ubeydullah-ı Taşkendî buyurdu: Mevlana Ya'kub-i Çerhi hazretlerinden duydum. Buyurdu ki: "Hace Behaeddin hazretleri bize, Hace Alaüddin Attar ile sohbet etmemi buyurmuştu. Vefatından sonra, nice zaman Bedahşanda bulundum. Hace Alaüddin hazretleri Cağanyan'da kalıyorlardı. Bu fakire mektup gönderip: Hace hazretlerinin vasiyetine göre bizimle olmalısınız. Şimdi düşünceniz nedir? buyurdu. Mektubu okuyunca Cağinyan'a geldim. Alaüddin-i Attar hayatta oldukça hizmet ve huzurlarında bulundum. Vefatından üç gün sonra Hulfetüye geldim.
Buyurdular: "Herat'ta kaldığım müddetçe yemeklerimi Hoca Abdullah Ensari hazretlerinin dergahında yedim. Zira onun Vakıf Şartlarında genişlik vardı. Herat şehrindeki vakıfların üçünden başkasından emin olunacak şartlar mevcut değildi. Bu sebepledir ki; Maveraünnehir uluları, müritlerini vakıfların çoğu uygunsuz olan Herat'a göndermezlerdi. Çünkü orda helal lokma az bulunurdu. Bu yolun salikleri haram yiyecek olursa tam bir geriye dönüşle kötü tabiatına avdet etmiş ve -Sırat'ı Müstakimden kalmış olur."
H. 851 yılında vefat ettiler. Kabirleri, Halfeto adlı bir hisar köyündedir.
Mübarek; orta boylu, rengi beyaz, yüzü güzeldi. Sakalının etrafı seyrek ve beyazdı. Mübarek alnında beni vardı.
Gazneyn vilayetinin Çerh köyünde doğdu. Başlangıçta Herat' tan Mısır'a kadar uzun müddet dolaşıp ilim tahsil etti.
Bazı kitaplar da yazmıştır: "Allahü Teala'nın sonsuz ve kusursuz inayeti ile bu fakirde, büyükler yoluna girmek arzusu peyda olup, Allahü Teala'nın yardımı, kılavuzum olduğu halde Buhara' ya gelip, Hace Behaeddin Nakşibend hazretlerinin sohbet ve hizmetleri ile şereflendim. Herkes yaygın olan keremlerine ben de kavuştum ve çok iltifat gördüm. Samedi hidayetle, onların, evliyanın seçkinlerinden olduğuna itikadım kuvvetlendi. Kamil ve mükemmil olduğunda hiç şüphem kalmadı. Gaybi işaret ve birçok vakıadan sonra Kur'an-ı Kerim'den tefe'ül ettim. En'am Süresi'nin doksanıncı: "Onlar, Allah'ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü" ayet-i kerimesi çıktı. Bir başka günde de bu fakirin meskeni olan Fethabad'da Şeyh Seyfeddin Baharzi'nin (R. Aleyh) mezarına müteveccih oturmuştum. İlahi kabul habercisi gelip, içimde bir kararsızlık hasıl oldu. Ve gayr-i ihtiyari Hace hazretleri ile görüşmek icap etti.
Kasr-ı Arifana geldiğimde, Hace hazretlerini yol üstünde beni bekler halde gördüm. Bu fakir ile sohbet ettiler. Heybetleri beni Öyle çok kaplamıştı ki, konuşacak halim yoktu. Bu esnada buyurdular ki: "İlim ikidir. Biri kalp ilmidir. Bu kalp ilmi faydalı ilimdir. Bunu nebiler ve resuller öğrettiler. Diğeri dil ilmidir. Bu ilim, Hak Teala'nın Adem oğluna hüccetidir. Umarım ki, batın ilminden sana bir hisse erişir." Yine buyurdular: "Sıdk sahipleri, yani evliya ile, oturup kalkınca, hep sıdk, doğruluk üzere ol. Çünkü bunlar kalp casuslarıdır. Kalbinize girip himmetinize nazar ederler. Biz kendiliğimizden kimseyi kabul etmemekle memuruz. Bu gece bakalım ne işaret olunur. Eğer seni kabul ederlerse, biz de kabul ederiz." Mevlana Yakub-i Çerhi hazretleri der ki: Benim o gecem, o kadar korkulu ve sıkıntılı geçti ki, bütün ömrümce böyle bir gece geçirmemiştim. Korktum ki, saadet kapısının açılmasını umarken, Allah korusun, bedbahtlık kapısı aralanmasın! Bu korku ve dehşet sabaha kadar yakamı bırakmadı. Sabah namazını kıldığımda, Hace hazretleri:
"Müjdeler olsun ki, kabul işaret olundu. Biz herkesi kabul etmeyiz, edersek de geç kabul ederiz." buyurdular. Sonra kendi silsilelerini Hace Abdülhalık Gücdevani hazretlerine öğrettiği ledünnî ilim, bu derstir" buyurdu.
Bir nice zaman daha hizmet ve sohbetlerinde bulundum. Buhara'dan yolculuğa çıkmama müsade etmelerine kadar orada kaldım. Ayrılırken: "Tarikat adetlerinden ve hakikat sırlarından bizden sana ne ulaşmışsa Allah'ın kullarına eriştir. Onların saadetlerine sebep olsun buyurdu.
Hace Ubeydullah-ı Taşkendî buyurdu: Mevlana Ya'kub-i Çerhi hazretlerinden duydum. Buyurdu ki: "Hace Behaeddin hazretleri bize, Hace Alaüddin Attar ile sohbet etmemi buyurmuştu. Vefatından sonra, nice zaman Bedahşanda bulundum. Hace Alaüddin hazretleri Cağanyan'da kalıyorlardı. Bu fakire mektup gönderip: Hace hazretlerinin vasiyetine göre bizimle olmalısınız. Şimdi düşünceniz nedir? buyurdu. Mektubu okuyunca Cağinyan'a geldim. Alaüddin-i Attar hayatta oldukça hizmet ve huzurlarında bulundum. Vefatından üç gün sonra Hulfetüye geldim.
Buyurdular: "Herat'ta kaldığım müddetçe yemeklerimi Hoca Abdullah Ensari hazretlerinin dergahında yedim. Zira onun Vakıf Şartlarında genişlik vardı. Herat şehrindeki vakıfların üçünden başkasından emin olunacak şartlar mevcut değildi. Bu sebepledir ki; Maveraünnehir uluları, müritlerini vakıfların çoğu uygunsuz olan Herat'a göndermezlerdi. Çünkü orda helal lokma az bulunurdu. Bu yolun salikleri haram yiyecek olursa tam bir geriye dönüşle kötü tabiatına avdet etmiş ve -Sırat'ı Müstakimden kalmış olur."
H. 851 yılında vefat ettiler. Kabirleri, Halfeto adlı bir hisar köyündedir.
Mübarek; orta boylu, rengi beyaz, yüzü güzeldi. Sakalının etrafı seyrek ve beyazdı. Mübarek alnında beni vardı.
Ubeydullah-ı Ahrar (k.s.)
Adı: Ubeydullah bin Mahmud b. Şihabuddin.
H. 806 yılında Taşkent'in Bağistan köyünde dünyaya geldiler. 89 yıl yaşadılar.
Annesinin nifas halinde bulunduğu müddet zarfında sütünü emmemiştir. Nifas müddeti bitip, gusül ettikten sonra sütünü emmeye başlamıştır.
Hace Muhammed Baki'yi Bağdadî'nin değerli evladındandır. Temiz anneleri Ömer-i Bağıstanî evladındandır. Şeyh Ömer hazretlerinin nesebi ise, on altı yasıta (batın) ile Abdullah bin Ömer bin Hattab'a (R.A) varır.
Babaları Hace Mahmud Şaşî hazretleri, kendi zamanında tarikat ve hakikat yolunu gösteren büyük bir zat idi.
En küçük yaşlarında bile dilinden Allah kelimesi düşmez ve düşüncesi hep Allahü Teala idi. Kendileri buyuruyor:
"Mektebe gider gelirdim. Gönlüm daima Allahü Teala ile idi. Bir an onu unutmam, bir an ondan gafil olmazdım. Herkesi de kendim gibi sanırdım. Soğuk bir kış günü kırdan geçerken ayağım çamura battı. Kurtulmağa çalışırken eteğimi de kaptırdım. 0 sırada bana bir gaflet arız oldu. Bu işle uğraşırken Allahü Teala'yı anmaktan uzaklaştığım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç çift sürüyordu. 'Bak, şu genç bunca eziyet içinde Allah'ı düşünüyor da, sen, ayağım çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden onu nasıl unutursun?' deyip, kendime çattım. Ve hüngür hüngür ağlamağa başladım. Ben o zaman, herkesi kendim gibi sanıyor ve her an Allah'ı anmakta biliyordum. Büluğ yaşına erişinceye kadar Allah'tan gafiller bulunduğunu anlayamamıştım. Zannediyordum ki, Allahü Teala herkesi, kendisini düşünmek, hatırlamak, unutmamak için yaratmıştır. Sonradan anladım ki, Allahü Teala'dan gafil olmamak, yalnız bazı kullara mahsus İlahi bir inayet imiş. Ancak riyazet ve nefs mücadelesiyle elde edilebilir, hatta bazılarınca bununla bile elde edilmez bir keyfiyet imiş.
Kendileri anlatıyor: Çocukluğumda rüyada kendimi şeyh Ebubekir-ı Şaçînin mezarı yanında gördüm. Mezarın eşiğinde İsa (A.S) vardı. Hemen ayaklarına düştüm. Elleri ile başımı kaldırıp: "Gam çekme! Seni ben terbiye edeceğim!" buyurdu. Rüyayı anlattıklarım, tıp İlmi ile tabir ettiler. Yani tıp ilminden nasibim olacağnıı söylediler. Ben bu tabire razı değildim. Tabirim şuydu: İsa (A.S) ölüleri dirilten bir peygamberdir. Evliyadan ihya sıfatına mazhar büyüklere de "Isevi meşreb" denilirdi. Madem ki, İsa (A.S) bu fakirin terbiyesini üzerine aldılar, demek bana ölü kalpleri ihya sıfatı verilecek. Nitekim kısa bir zaman sonra Allahü Teala bana öyle bir halet ve kuvvet bahşetti ki, bende o mana kemaliyle zuhura geldi. Vasıtamızla nice ölü kalpler, gaflet karanlığından şuhud ve huzur ışığına çıktılar.
Kendileri anlatıyor: Halimin başlangıcından rüyada kainatın efendisini gördüm. Gayet yüksek bir dağın eteğinden eshabı ile topluluk halindeydiler. Beni görünce, elleri ile işaret edip yaklaşmamı,ihtar ettiler ve buyurdular: "Beni bu dağın başına çıkar!" Ben de kendilerini omuzlarıma alıp dağın tepesine çıkardım. Buyurdular: "Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım."
Hace hazretleri 22 yaşında iken, dayıları hace îbrahim, kendilerini ilim tahsili için Taşkent'den Semerkant'a gönderdi. Hace hazretlerinin batını oluşları, zahiri tahsil ile mani olup bu yüzden "Hacegan" azizlerinin sohbetlerine can atar ve iki yıl müddetle Maveraünnehr ulularının meclislerini dolaşır, 24 yaşında Herat'a gider. Beş yıl kadar da Herat şeyhleri ile sohbet edip 29 yaşında asli vatanlarına döner. Ondan sonra helal rızk elde etmek için ziraat ile meşgul olur. Ve bir adamla ortaklaşa iş görürler. Az zamanda Allah, mahsullerine öyle bereket verir ki idarede güçlük çekip, yerlerine vekil tayin ederler. Hace hazretlerinin bin üç yüzden çok tarlası vardı. Tarlalarından "Cuyibar" ismini taşıyan yalnız bir tanesinde üç bin işçi çalışırdı. Her sene sekiz yüz bin batman zahire öşr verirdi. 0 zaman hükümdar sultan Ahmed Mirza idi.
Kendileri buyuruyorlar: "Hak Teala hazretleri benim malıma o kadar bir bereket ihsan buyurmuştur ki, her harmanda ambara bin batman buğdayım giriyor, ambardan çıktığı vakit bin dört yüz veya bin beş yüz batman oluyor.
Buyurdular: "Ben bu yolu tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yolda götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim.
Hace hazretleri tenhada ve kalabalıkta, zahiri ve batıni edebe son derece riayet ederlerdi. Reşahat sahibi anlatır. Bu fakir, Hace hazretlerinin gece ve gündüz hizmetlerine devam ederken, ilk defasında dört, ikinci defasında sekiz ay, bir defa bile esnediklerine şahit olmadım. Öksürük veya benzeri sebeplerle de, ağızlarından bir şey çıkardıklarını görmedim. Sümkürdüklerini de görmedim. insanların yanında veya yalnızken, bir defa bile bağdaş kurarak oturduklarını görmedim.
Hizmetlerinde otuz beş yıl kalan Mevlana Ebu Said de, Hace hazretlerinin üzüm, armut, elma vesaire kabuklarını ağızlarından çıkardıklarını görmediğini söyler. Görenlere nefret ve kerahet hissi verecek hiçbir şeyin kendilerinde görülmediğini bütün yakınları doğrulamıştır. Bir gece sabaha kadar iki dizi üzerine oturup, hiç kımıldamadığını, huzurunda bulunan büyüklerden biri bildiriyor. Hizmetlerini görenlere lütuf ve teveccühleri anlatılır gibi değildi, Meşakkati kendileri yüklenip, yakınlarının rahatını kendi istirahatlarına tercih ederlerdi.
Semerkand alimlerinden hace Fadlullah der ki: Biz hazreti Hace Ubeydullah'ın (K.S) batıni üstünlüklerini anlayamayız. Şu kadar biliriz ki, kendileri zahiri ilimlerden az okumuşlardır. Böyleyken Beydavi tefsirinden bize öyle sualler sormuşlardır ki, cevabında aciz kalmışızdır.
Bir gün bir misafir yanlarına geliyor. Bu zat, alim olan Mevlana AIi Tusi'dir ama zahir alimi. Kendilerine buyuruyorlar ki: "Sizin yanınızda bizim konuşmamız edep hatası olur, siz konuşun biz dinleyelim." Ve Mevlana Ali cevap veriyor: "Feyiz kaynağından vasıtasız söz gelen bir huzurda, asıl bizim söz söylememiz edepsizliktir."
Kendileri anlatıyor: "Ömrümce, Seyyid Kasım Tebrizi hazretlerinden ulu bir kimse görmedim. Zamanın şeyhlerinden gittiğim her fertden bana bir nisbet hasıl oluyor, fakat bu nisbet tez geçiyordu.Yahud o nisbeti ben bırakıyordum. Fakat Seyyid hazretlerinden öyle bir tesir aldım ki, onu elden bırakmak, mümkün değil. Huzurlarına her gidişte görürdüm ki, bütün kainat, dairedeki merkez misali, onun etrafını dolanıyor ve onda yokluğa karışıyordu. Seyyid hazretleri, hace Behaeddin Nakşibend hazretlerinin meclisinde bulunmuş ve nisbetlerini o yoldan almışlar. Anlaşıldığına göre "Hacegan" yolundaydılar.
Kendilerinin bir kapıcısı vardı ki, kimse ondan izinsiz huzurlarına giremezdi. Kapıcılarına şöyle tembih etmişlerdi: "Buraya ne zaman Türkistanlı bir genç gelirse ona mani olma! Bırak istediği zaman beni görsün!" Bu misilsiz teveccühlerine nail olmak şerefiyle her gün seyyid hazretlerinin eşiğine varırdım. Böyleyken huzurlarına ancak bir kaç günde bir çıkardım. Seyyid'in müritleri bu halime hayret ederler ve bana izin verildiği halde huzurlarına niçin her gün çıkmadığımı anlayamazlardı. Seyyid hazretlerinin meclisleri gayet lezzetliydi. însan bu meclisten ayrılmak istemezdi. Meclislerin dağılma vakti gelince de kendileri işaret verirler ve müritlerini çekilmeye davet ederlerdi. Beni hiç bir vakit huzurlarından kaldırmamışlardı. Başta bana sormuşlardı: "Babu! senin adın nedir?" Yakınlarına "Babu!" diye hitap ederlerdi. İsmimin "Ubeydullah" olduğunu söylemiştim. "İsminin manasını gerçekleştir!" buyurmuşlardı.
Kendileri anlatıyor: Bir gün Seyyid hazretleri bana dediler ki: "Babu! Bilir misin, devrimizde hikmet ve hakikat niçin az zahir oluyor? Çünkü bu devirde batın tasfiyesi pek az insanda kalmıştır. Kemal, batın tasfîyesindedir, batın tasfiyesi ise helal lokma yemekle mümkündür. Bu devirde helal lokma pek azdır. Batını tasfiye görmüş ihsan ise yok gibi bir şey. Nasıl istersin ki, böylelerinde ilahi esrar tecelli etsin?" Sonra kendi haklarında şunları söylediler: "Elimin tuttuğu zamanlarda takke diker ve onunla geçinirdim. Felç geçirip elim tutmaz olduktan sonra babamdan kalma kütüphaneyi satarak ticaret sermayesi yaptım ve onunla geçinmeye başladım."
Buyurdular: îkindi vaktinden sonra öyle bir vakit vardır ki, onda amellerin en iyisine yapışmak gerektir. 0 saatte amellerin en iyisi muhasebedir. Muhasebe, gece ve gündüzün bütün saatleri içinde, insanın, yaptıklarını gözden geçirmesi, ibadet ve günahtan payına düşenleri ayıklaması, iyiliklerine şükür, kötülüklerinden de istiğfar etmesidir. Amellerin en İyisi de, Allah'ın gayrından usanıp kendisini ona bağlayacak bir kılavuz arama yolunda davranmaktır. Bir büyüğün sohbetine ermeye çalışmaktır.
Buyurdular: "Allah'ın belalarına karşı sabırlı, hatta hamd edici olmalıdır. Zira Allah'ın (CC) birbirinden acı belaları vardır."
Bu mürşidin bütün işleri sultanlarla uğraşmak idi, ona o vazife verilmişti.
Şöyle buyurdular: "Eğer ben şeyhlik etseydim, asrımda hiçbir şeyh mürit bulamazdı. Lakin bizim işimiz; Müslümanları zalimlerin kötülüğünden saklamak olduğundan, sultanlarla temas ve onları şeriata yöneltmek, bize vazife olarak verildi"
Buyurdular: "Gönül Allah'tan (CC) başkasına tutulmasından kurtulduğu an, hakikate visal ve görme zamanıdır."
Buyurdular: "Uyanıklığın muhafazasında şöyle olunması gerekir; Nefesin giriş ve çıkışına vakıf olunacak."
Buyurdular: "Eğer Şekavetin (asilik, günahkarlık), ne olduğunu, sorarlarsa; kendi varlığına tutulmak, hakktan geri kalmaktır.
Eğer Vasıl (ulaşma), nedir? diye sorarlarsa; de ki, hakkın varlığının nuru göründüğünde insanın kendini unutmasıdır. Eğer Fasıl (ayrılık) nedir? diye sorarlarsa, de kİ; Allah'tan (c c) gayrısından (masivadan) gönlü ayırmaktır. Eğer Sekr (sarhoşluk) nedir? diye sorarlarsa, de ki; gönüle öyle bir hal zahir olur ki, bu halden önce gizli tutulması icabeden şeyi, gizlemeye gücün olmamasıdır."
Buyurdular ki: "Hakikatte murakabe, intizardır. Tarikatta seyrin nihayeti, bu intizarın hasıl olmasından ibarettir."
H. 895 yılında Semerkant'ta vefat ettiler.
Mübarek; uzun boylu, esmer, güler yüzlü sakalı gür ve beyazdı.
H. 806 yılında Taşkent'in Bağistan köyünde dünyaya geldiler. 89 yıl yaşadılar.
Annesinin nifas halinde bulunduğu müddet zarfında sütünü emmemiştir. Nifas müddeti bitip, gusül ettikten sonra sütünü emmeye başlamıştır.
Hace Muhammed Baki'yi Bağdadî'nin değerli evladındandır. Temiz anneleri Ömer-i Bağıstanî evladındandır. Şeyh Ömer hazretlerinin nesebi ise, on altı yasıta (batın) ile Abdullah bin Ömer bin Hattab'a (R.A) varır.
Babaları Hace Mahmud Şaşî hazretleri, kendi zamanında tarikat ve hakikat yolunu gösteren büyük bir zat idi.
En küçük yaşlarında bile dilinden Allah kelimesi düşmez ve düşüncesi hep Allahü Teala idi. Kendileri buyuruyor:
"Mektebe gider gelirdim. Gönlüm daima Allahü Teala ile idi. Bir an onu unutmam, bir an ondan gafil olmazdım. Herkesi de kendim gibi sanırdım. Soğuk bir kış günü kırdan geçerken ayağım çamura battı. Kurtulmağa çalışırken eteğimi de kaptırdım. 0 sırada bana bir gaflet arız oldu. Bu işle uğraşırken Allahü Teala'yı anmaktan uzaklaştığım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç çift sürüyordu. 'Bak, şu genç bunca eziyet içinde Allah'ı düşünüyor da, sen, ayağım çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden onu nasıl unutursun?' deyip, kendime çattım. Ve hüngür hüngür ağlamağa başladım. Ben o zaman, herkesi kendim gibi sanıyor ve her an Allah'ı anmakta biliyordum. Büluğ yaşına erişinceye kadar Allah'tan gafiller bulunduğunu anlayamamıştım. Zannediyordum ki, Allahü Teala herkesi, kendisini düşünmek, hatırlamak, unutmamak için yaratmıştır. Sonradan anladım ki, Allahü Teala'dan gafil olmamak, yalnız bazı kullara mahsus İlahi bir inayet imiş. Ancak riyazet ve nefs mücadelesiyle elde edilebilir, hatta bazılarınca bununla bile elde edilmez bir keyfiyet imiş.
Kendileri anlatıyor: Çocukluğumda rüyada kendimi şeyh Ebubekir-ı Şaçînin mezarı yanında gördüm. Mezarın eşiğinde İsa (A.S) vardı. Hemen ayaklarına düştüm. Elleri ile başımı kaldırıp: "Gam çekme! Seni ben terbiye edeceğim!" buyurdu. Rüyayı anlattıklarım, tıp İlmi ile tabir ettiler. Yani tıp ilminden nasibim olacağnıı söylediler. Ben bu tabire razı değildim. Tabirim şuydu: İsa (A.S) ölüleri dirilten bir peygamberdir. Evliyadan ihya sıfatına mazhar büyüklere de "Isevi meşreb" denilirdi. Madem ki, İsa (A.S) bu fakirin terbiyesini üzerine aldılar, demek bana ölü kalpleri ihya sıfatı verilecek. Nitekim kısa bir zaman sonra Allahü Teala bana öyle bir halet ve kuvvet bahşetti ki, bende o mana kemaliyle zuhura geldi. Vasıtamızla nice ölü kalpler, gaflet karanlığından şuhud ve huzur ışığına çıktılar.
Kendileri anlatıyor: Halimin başlangıcından rüyada kainatın efendisini gördüm. Gayet yüksek bir dağın eteğinden eshabı ile topluluk halindeydiler. Beni görünce, elleri ile işaret edip yaklaşmamı,ihtar ettiler ve buyurdular: "Beni bu dağın başına çıkar!" Ben de kendilerini omuzlarıma alıp dağın tepesine çıkardım. Buyurdular: "Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım."
Hace hazretleri 22 yaşında iken, dayıları hace îbrahim, kendilerini ilim tahsili için Taşkent'den Semerkant'a gönderdi. Hace hazretlerinin batını oluşları, zahiri tahsil ile mani olup bu yüzden "Hacegan" azizlerinin sohbetlerine can atar ve iki yıl müddetle Maveraünnehr ulularının meclislerini dolaşır, 24 yaşında Herat'a gider. Beş yıl kadar da Herat şeyhleri ile sohbet edip 29 yaşında asli vatanlarına döner. Ondan sonra helal rızk elde etmek için ziraat ile meşgul olur. Ve bir adamla ortaklaşa iş görürler. Az zamanda Allah, mahsullerine öyle bereket verir ki idarede güçlük çekip, yerlerine vekil tayin ederler. Hace hazretlerinin bin üç yüzden çok tarlası vardı. Tarlalarından "Cuyibar" ismini taşıyan yalnız bir tanesinde üç bin işçi çalışırdı. Her sene sekiz yüz bin batman zahire öşr verirdi. 0 zaman hükümdar sultan Ahmed Mirza idi.
Kendileri buyuruyorlar: "Hak Teala hazretleri benim malıma o kadar bir bereket ihsan buyurmuştur ki, her harmanda ambara bin batman buğdayım giriyor, ambardan çıktığı vakit bin dört yüz veya bin beş yüz batman oluyor.
Buyurdular: "Ben bu yolu tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yolda götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim.
Hace hazretleri tenhada ve kalabalıkta, zahiri ve batıni edebe son derece riayet ederlerdi. Reşahat sahibi anlatır. Bu fakir, Hace hazretlerinin gece ve gündüz hizmetlerine devam ederken, ilk defasında dört, ikinci defasında sekiz ay, bir defa bile esnediklerine şahit olmadım. Öksürük veya benzeri sebeplerle de, ağızlarından bir şey çıkardıklarını görmedim. Sümkürdüklerini de görmedim. insanların yanında veya yalnızken, bir defa bile bağdaş kurarak oturduklarını görmedim.
Hizmetlerinde otuz beş yıl kalan Mevlana Ebu Said de, Hace hazretlerinin üzüm, armut, elma vesaire kabuklarını ağızlarından çıkardıklarını görmediğini söyler. Görenlere nefret ve kerahet hissi verecek hiçbir şeyin kendilerinde görülmediğini bütün yakınları doğrulamıştır. Bir gece sabaha kadar iki dizi üzerine oturup, hiç kımıldamadığını, huzurunda bulunan büyüklerden biri bildiriyor. Hizmetlerini görenlere lütuf ve teveccühleri anlatılır gibi değildi, Meşakkati kendileri yüklenip, yakınlarının rahatını kendi istirahatlarına tercih ederlerdi.
Semerkand alimlerinden hace Fadlullah der ki: Biz hazreti Hace Ubeydullah'ın (K.S) batıni üstünlüklerini anlayamayız. Şu kadar biliriz ki, kendileri zahiri ilimlerden az okumuşlardır. Böyleyken Beydavi tefsirinden bize öyle sualler sormuşlardır ki, cevabında aciz kalmışızdır.
Bir gün bir misafir yanlarına geliyor. Bu zat, alim olan Mevlana AIi Tusi'dir ama zahir alimi. Kendilerine buyuruyorlar ki: "Sizin yanınızda bizim konuşmamız edep hatası olur, siz konuşun biz dinleyelim." Ve Mevlana Ali cevap veriyor: "Feyiz kaynağından vasıtasız söz gelen bir huzurda, asıl bizim söz söylememiz edepsizliktir."
Kendileri anlatıyor: "Ömrümce, Seyyid Kasım Tebrizi hazretlerinden ulu bir kimse görmedim. Zamanın şeyhlerinden gittiğim her fertden bana bir nisbet hasıl oluyor, fakat bu nisbet tez geçiyordu.Yahud o nisbeti ben bırakıyordum. Fakat Seyyid hazretlerinden öyle bir tesir aldım ki, onu elden bırakmak, mümkün değil. Huzurlarına her gidişte görürdüm ki, bütün kainat, dairedeki merkez misali, onun etrafını dolanıyor ve onda yokluğa karışıyordu. Seyyid hazretleri, hace Behaeddin Nakşibend hazretlerinin meclisinde bulunmuş ve nisbetlerini o yoldan almışlar. Anlaşıldığına göre "Hacegan" yolundaydılar.
Kendilerinin bir kapıcısı vardı ki, kimse ondan izinsiz huzurlarına giremezdi. Kapıcılarına şöyle tembih etmişlerdi: "Buraya ne zaman Türkistanlı bir genç gelirse ona mani olma! Bırak istediği zaman beni görsün!" Bu misilsiz teveccühlerine nail olmak şerefiyle her gün seyyid hazretlerinin eşiğine varırdım. Böyleyken huzurlarına ancak bir kaç günde bir çıkardım. Seyyid'in müritleri bu halime hayret ederler ve bana izin verildiği halde huzurlarına niçin her gün çıkmadığımı anlayamazlardı. Seyyid hazretlerinin meclisleri gayet lezzetliydi. însan bu meclisten ayrılmak istemezdi. Meclislerin dağılma vakti gelince de kendileri işaret verirler ve müritlerini çekilmeye davet ederlerdi. Beni hiç bir vakit huzurlarından kaldırmamışlardı. Başta bana sormuşlardı: "Babu! senin adın nedir?" Yakınlarına "Babu!" diye hitap ederlerdi. İsmimin "Ubeydullah" olduğunu söylemiştim. "İsminin manasını gerçekleştir!" buyurmuşlardı.
Kendileri anlatıyor: Bir gün Seyyid hazretleri bana dediler ki: "Babu! Bilir misin, devrimizde hikmet ve hakikat niçin az zahir oluyor? Çünkü bu devirde batın tasfiyesi pek az insanda kalmıştır. Kemal, batın tasfîyesindedir, batın tasfiyesi ise helal lokma yemekle mümkündür. Bu devirde helal lokma pek azdır. Batını tasfiye görmüş ihsan ise yok gibi bir şey. Nasıl istersin ki, böylelerinde ilahi esrar tecelli etsin?" Sonra kendi haklarında şunları söylediler: "Elimin tuttuğu zamanlarda takke diker ve onunla geçinirdim. Felç geçirip elim tutmaz olduktan sonra babamdan kalma kütüphaneyi satarak ticaret sermayesi yaptım ve onunla geçinmeye başladım."
Buyurdular: îkindi vaktinden sonra öyle bir vakit vardır ki, onda amellerin en iyisine yapışmak gerektir. 0 saatte amellerin en iyisi muhasebedir. Muhasebe, gece ve gündüzün bütün saatleri içinde, insanın, yaptıklarını gözden geçirmesi, ibadet ve günahtan payına düşenleri ayıklaması, iyiliklerine şükür, kötülüklerinden de istiğfar etmesidir. Amellerin en İyisi de, Allah'ın gayrından usanıp kendisini ona bağlayacak bir kılavuz arama yolunda davranmaktır. Bir büyüğün sohbetine ermeye çalışmaktır.
Buyurdular: "Allah'ın belalarına karşı sabırlı, hatta hamd edici olmalıdır. Zira Allah'ın (CC) birbirinden acı belaları vardır."
Bu mürşidin bütün işleri sultanlarla uğraşmak idi, ona o vazife verilmişti.
Şöyle buyurdular: "Eğer ben şeyhlik etseydim, asrımda hiçbir şeyh mürit bulamazdı. Lakin bizim işimiz; Müslümanları zalimlerin kötülüğünden saklamak olduğundan, sultanlarla temas ve onları şeriata yöneltmek, bize vazife olarak verildi"
Buyurdular: "Gönül Allah'tan (CC) başkasına tutulmasından kurtulduğu an, hakikate visal ve görme zamanıdır."
Buyurdular: "Uyanıklığın muhafazasında şöyle olunması gerekir; Nefesin giriş ve çıkışına vakıf olunacak."
Buyurdular: "Eğer Şekavetin (asilik, günahkarlık), ne olduğunu, sorarlarsa; kendi varlığına tutulmak, hakktan geri kalmaktır.
Eğer Vasıl (ulaşma), nedir? diye sorarlarsa; de ki, hakkın varlığının nuru göründüğünde insanın kendini unutmasıdır. Eğer Fasıl (ayrılık) nedir? diye sorarlarsa, de kİ; Allah'tan (c c) gayrısından (masivadan) gönlü ayırmaktır. Eğer Sekr (sarhoşluk) nedir? diye sorarlarsa, de ki; gönüle öyle bir hal zahir olur ki, bu halden önce gizli tutulması icabeden şeyi, gizlemeye gücün olmamasıdır."
Buyurdular ki: "Hakikatte murakabe, intizardır. Tarikatta seyrin nihayeti, bu intizarın hasıl olmasından ibarettir."
H. 895 yılında Semerkant'ta vefat ettiler.
Mübarek; uzun boylu, esmer, güler yüzlü sakalı gür ve beyazdı.
Muhammed Zahid (K.S)
Adı : Muhammed b. Ahmed Zahid.
Hindistan'da H. 1000 yılından evvel yaşamış, Hanefi imamlarındandır. Terğib-üs-Salat kitabı meşhurdur.
Ubeydullahi Ahrar hazretlerinin halifesi idi. Aynı zamanda vaktinin kutbu, ayrıca edip ve şair...
Mürşitlerine ulaşmadan yıllarca riyazet ve nefs mücahedesi ile uğraştılar, yıllarca gözlerine uyku girmedi. Nihayet bir gün gaipten bir ses: "Ubeydullahi Ahrar'a işaret..." ve onu bulmak için yola koyuluş...
Ses kendilerine yalnız gideceği yeri bildirmişti, kime gittiğini ise bilmiyor... hemen ata binip günlerce yolalıyor, öte taraftan Ubeydullahi Ahrar da onu karşılamaya hazırlanıyor... 0 da bir ata bindi ve karşılamaya çıkış... Bir yerde buluştular, birbirlerine baktılar, selamlaştılar, atlarından İndiler, bir ağaç altında oturdular. Hemen oracıkta Muhammed Zahid'i irşat ettiler ve bir defada erdirdiler.Ardından dediler ki: "Şimdi git, Allah'ı (CC) isteyenlere yol göster. Ve ayrılış o ayrılış. Bir daha mürşitle görüşemedi...
0 kadar edepli idiler ki edebinden, Şah-ı Nakşibend'in kapısında beklediklerinden ona; -Parisa- (derveş) denildi.
H. 936 da vefat ettiler.
Mübarek, zayıf, beyaz tenli güler yüzlü, seyrek sakallı idiler.
Hindistan'da H. 1000 yılından evvel yaşamış, Hanefi imamlarındandır. Terğib-üs-Salat kitabı meşhurdur.
Ubeydullahi Ahrar hazretlerinin halifesi idi. Aynı zamanda vaktinin kutbu, ayrıca edip ve şair...
Mürşitlerine ulaşmadan yıllarca riyazet ve nefs mücahedesi ile uğraştılar, yıllarca gözlerine uyku girmedi. Nihayet bir gün gaipten bir ses: "Ubeydullahi Ahrar'a işaret..." ve onu bulmak için yola koyuluş...
Ses kendilerine yalnız gideceği yeri bildirmişti, kime gittiğini ise bilmiyor... hemen ata binip günlerce yolalıyor, öte taraftan Ubeydullahi Ahrar da onu karşılamaya hazırlanıyor... 0 da bir ata bindi ve karşılamaya çıkış... Bir yerde buluştular, birbirlerine baktılar, selamlaştılar, atlarından İndiler, bir ağaç altında oturdular. Hemen oracıkta Muhammed Zahid'i irşat ettiler ve bir defada erdirdiler.Ardından dediler ki: "Şimdi git, Allah'ı (CC) isteyenlere yol göster. Ve ayrılış o ayrılış. Bir daha mürşitle görüşemedi...
0 kadar edepli idiler ki edebinden, Şah-ı Nakşibend'in kapısında beklediklerinden ona; -Parisa- (derveş) denildi.
H. 936 da vefat ettiler.
Mübarek, zayıf, beyaz tenli güler yüzlü, seyrek sakallı idiler.
Derviş Muhammed (K.S)
Namsız ve nişansız olduğu isimlerinden belli.
Muhammed Zahid'ten sonra kol başı. Devamlı cezbe, istiğrak, şevk ve zevk hallerinde.
İlk on beş yıl mürşidini görmedi, tanımadı. Bu müddet içinde devamlı riyazet.
Harabelerde ömür sürdü yıllarca zikretti, fikretti. Bir gün yine harabelerde, açlığın tesiriyle mecal kalmamış, mübarek başını semalara kaldırdı: "Allah'ım (CC). Karşısında Hızır (A.S); "Eğer istediğin sabır ve kanaatse kalk git, Muhammed Zahid'i bul, sabır ve kanaati sana öğretsin." Gitti,buldu, oldu ve erdi.
H. 970'de vefat ettiler. Böster- isimli bir yerde defnedildiler.
Mübarek; orta boylu, güler yüzlü, beyaz sakallı idi.
Muhammed Zahid'ten sonra kol başı. Devamlı cezbe, istiğrak, şevk ve zevk hallerinde.
İlk on beş yıl mürşidini görmedi, tanımadı. Bu müddet içinde devamlı riyazet.
Harabelerde ömür sürdü yıllarca zikretti, fikretti. Bir gün yine harabelerde, açlığın tesiriyle mecal kalmamış, mübarek başını semalara kaldırdı: "Allah'ım (CC). Karşısında Hızır (A.S); "Eğer istediğin sabır ve kanaatse kalk git, Muhammed Zahid'i bul, sabır ve kanaati sana öğretsin." Gitti,buldu, oldu ve erdi.
H. 970'de vefat ettiler. Böster- isimli bir yerde defnedildiler.
Mübarek; orta boylu, güler yüzlü, beyaz sakallı idi.
Hace Emkengi (K.S)
H. 918'de Emkengi kasabasında dünyaya geldiler.
Namsızlık ve nişansızlıkta tek. Sessizlik kadar derin, boşluk gibi vücutsuz.
Babası Derviş Muhammed' in halifelerinden, fakat veraset babasına değil, kendisine düşüyor.
Büyüklüklerini, hallerini, kerametlerini halkın gözünden o kadar sakladı ki; kendisini tanımak çok çok az kimseye nasip oldu.
Abid, zahid ve harikulade keramete sahipti fakat hep sırrını gizliyordu. Kendine yönelirdi. Zahir ve batın ilimlerini ve terbiyesini babasından aldı. Çok disiplinli idi. Vefatlarından evvel halifesi Muhammed Baki'ye vasiyetlerini mektupla bildirmiştir.
H. 1008'de90-yaşında vefat ettiler.
Mübarek; esmer, yüzü nur ile münevver idi. Sakalı azdı, deniz gibi feyze malikti.
Namsızlık ve nişansızlıkta tek. Sessizlik kadar derin, boşluk gibi vücutsuz.
Babası Derviş Muhammed' in halifelerinden, fakat veraset babasına değil, kendisine düşüyor.
Büyüklüklerini, hallerini, kerametlerini halkın gözünden o kadar sakladı ki; kendisini tanımak çok çok az kimseye nasip oldu.
Abid, zahid ve harikulade keramete sahipti fakat hep sırrını gizliyordu. Kendine yönelirdi. Zahir ve batın ilimlerini ve terbiyesini babasından aldı. Çok disiplinli idi. Vefatlarından evvel halifesi Muhammed Baki'ye vasiyetlerini mektupla bildirmiştir.
H. 1008'de90-yaşında vefat ettiler.
Mübarek; esmer, yüzü nur ile münevver idi. Sakalı azdı, deniz gibi feyze malikti.
Muhammed Baki Billah (K.S)
Babası: Kadı Abdüsselam Semerkandi'dir.
İmam-ı Rabbani' nin mürşididir.
H. 971 yılında Kabil şehrinde doğdu. Buradan Semerkand'a gidip zahir ilimlerinde yüksek derecelere ulaştıktan sonra Hace Emkengi (Hace demek: Bizdeki Şeyh veya Mürşid manasına kullanılır) hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile de şereflenerek, velayetin yüksek makamlarına kavuştu.
İlim tahsil ettiği zamanlar ve gençliğinde bu büyükler yoluna olan bağlılığı ebebi ile, o huzura kavuşturacak bir sohbet arıyordu. Bu çok kıymetli silsilenin madeni olan Maveraünnehr'de, o zamanın meşayıhının büyüklerinden birçoğu ile tanıştı. Bazılarından tövbe ve inabe bile aldı. Kaderin cilvesi, onu bütün bağlantılardan "kurtarıp, bir tek yere bağlıyarak ve o tek bağlantı sebebi ile onu hakikatin zirvesine kavuşturmak isteyince, önce onun mübarek kalbini, yüzü çok güzel bir dilbere çevirdi. Ve bir kaç gün sonra aralarında zaruri bir ayrılık husule geldi.
İmam-ı Rabbani'nin ashabından, Mevlana Bedrüddini Serhendi -Hadaratül Kuds- adlı farsça kitabında hayatını, kerametlerini uzunca yazmaktadır.
Az yemek, az uyumak, az konuşmak şiarları.
Her gece Kur'an'ı hatmeder, sonra şafak sökünceye kadar Yasin okurlardı.
Şeyh hazretleri, dünyadan da dünya halkından da dünya peşinde olanlardan da el etek çekmişlerdi. Meclislerinde bu hususlardan hiç bir şey konuşulmazdı. Giyim kuşamları ise çok basitti.
Nisbeti, tesiri o kadar kuvvetli idi ki, birçokları, yalnız yüzünü görmekle cezbeye kapılır, hallere dalardı. Bir defasında minberdeki hatibin gözü mübarek yüzüne aldı. Bir çığlık atıp yerlere yuvarlandı.
Şafak sökerken şöyle yalvarırdı: "Rabbim ! geceler niçin bu kadar çabuk geçiyor?"
îki sene irşatla meşgul oldu. İmam-ı Rabbani hazretleri kemale gelince, talebeyi ona bırakıp, kendini irşatla meşgul olmaktan çekti.
Vefatı yaklaştığı günlerde idi. Hanımına: "Gel beraber aynaya bakalım!" buyurdu. Hanımı der ki, aynada kendisini tamamen beyaz sakallı, ihtiyar şeklinde gördüm. Halbuki daha kırk yaşında idi. Korktum; "Bana böyle görünmeyiniz, bakamıyorum" dedim. Tebessüm etti ve kendini asıl şeklinde gösterdi.
H. 1012'de daha genç iken vefat ettiler ama artlarında da bu ummetin 2.ci bin yıl içinde en büyük insanı artlannda bırakarak. İmam-ı Rabbani bayrağı ondan devraldı.
Mübarek türbesi Delhi şehrinde Kutb caddesinde Acmiri dervaza (kapı) yanındaki mezarlıktadır.
Şeyh hazretlerinin türbesi en sıcak mevsimde öğle üzeri ziyaret edilirken çıplak ayakla dolaşılırsa, yerin gayet serin olduğu hissedilir.
Mübareğin Hoca Abdullah ve Hoca Ubeydullah isimlerinde iki oğullan vardı.
Dört de büyük halifesi vardı: Hazret-i Müceddid-i Elf-İ Sani, Şeyh Tac, Hoca Hüsameddin ve Şeyh Allah-dad (R.A)
Mübarek; orta boylu, pembe renkli, az sakallı, sakalında siyah çok idi, her zaman uzlet ve riyazeti tercih ederdi.
İmam-ı Rabbani' nin mürşididir.
H. 971 yılında Kabil şehrinde doğdu. Buradan Semerkand'a gidip zahir ilimlerinde yüksek derecelere ulaştıktan sonra Hace Emkengi (Hace demek: Bizdeki Şeyh veya Mürşid manasına kullanılır) hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile de şereflenerek, velayetin yüksek makamlarına kavuştu.
İlim tahsil ettiği zamanlar ve gençliğinde bu büyükler yoluna olan bağlılığı ebebi ile, o huzura kavuşturacak bir sohbet arıyordu. Bu çok kıymetli silsilenin madeni olan Maveraünnehr'de, o zamanın meşayıhının büyüklerinden birçoğu ile tanıştı. Bazılarından tövbe ve inabe bile aldı. Kaderin cilvesi, onu bütün bağlantılardan "kurtarıp, bir tek yere bağlıyarak ve o tek bağlantı sebebi ile onu hakikatin zirvesine kavuşturmak isteyince, önce onun mübarek kalbini, yüzü çok güzel bir dilbere çevirdi. Ve bir kaç gün sonra aralarında zaruri bir ayrılık husule geldi.
İmam-ı Rabbani'nin ashabından, Mevlana Bedrüddini Serhendi -Hadaratül Kuds- adlı farsça kitabında hayatını, kerametlerini uzunca yazmaktadır.
Az yemek, az uyumak, az konuşmak şiarları.
Her gece Kur'an'ı hatmeder, sonra şafak sökünceye kadar Yasin okurlardı.
Şeyh hazretleri, dünyadan da dünya halkından da dünya peşinde olanlardan da el etek çekmişlerdi. Meclislerinde bu hususlardan hiç bir şey konuşulmazdı. Giyim kuşamları ise çok basitti.
Nisbeti, tesiri o kadar kuvvetli idi ki, birçokları, yalnız yüzünü görmekle cezbeye kapılır, hallere dalardı. Bir defasında minberdeki hatibin gözü mübarek yüzüne aldı. Bir çığlık atıp yerlere yuvarlandı.
Şafak sökerken şöyle yalvarırdı: "Rabbim ! geceler niçin bu kadar çabuk geçiyor?"
îki sene irşatla meşgul oldu. İmam-ı Rabbani hazretleri kemale gelince, talebeyi ona bırakıp, kendini irşatla meşgul olmaktan çekti.
Vefatı yaklaştığı günlerde idi. Hanımına: "Gel beraber aynaya bakalım!" buyurdu. Hanımı der ki, aynada kendisini tamamen beyaz sakallı, ihtiyar şeklinde gördüm. Halbuki daha kırk yaşında idi. Korktum; "Bana böyle görünmeyiniz, bakamıyorum" dedim. Tebessüm etti ve kendini asıl şeklinde gösterdi.
H. 1012'de daha genç iken vefat ettiler ama artlarında da bu ummetin 2.ci bin yıl içinde en büyük insanı artlannda bırakarak. İmam-ı Rabbani bayrağı ondan devraldı.
Mübarek türbesi Delhi şehrinde Kutb caddesinde Acmiri dervaza (kapı) yanındaki mezarlıktadır.
Şeyh hazretlerinin türbesi en sıcak mevsimde öğle üzeri ziyaret edilirken çıplak ayakla dolaşılırsa, yerin gayet serin olduğu hissedilir.
Mübareğin Hoca Abdullah ve Hoca Ubeydullah isimlerinde iki oğullan vardı.
Dört de büyük halifesi vardı: Hazret-i Müceddid-i Elf-İ Sani, Şeyh Tac, Hoca Hüsameddin ve Şeyh Allah-dad (R.A)
Mübarek; orta boylu, pembe renkli, az sakallı, sakalında siyah çok idi, her zaman uzlet ve riyazeti tercih ederdi.
İmamı Rabbani (K.S)
İsmi Ahmed.
Lakapları, Bedrüddin.
Künyeleri, Ebulberekat.
Mansıbları, Kayyumi zaman Müceddidi Elfi Sani.
Mezhebleri, Hanefi.
Tarikatleri, Müceddidiyye, Kadiri, Sühreverdi, Çeşti, Nizamiyye, Sabiriyye olup, yürüdüğü en büyük kol Nakşibendi.
Nesepleri, Hz. Ömer (r.a) 27. göbekten torunlarıdır.
Onun için kendilerine Ahmed el Faruki denir.
Babalarının ismi Abdülahadd.
H. 971 'de Serhend'de dünyaya geldiler.
Kendilerine İmamı Rabbani ismini, mürşidi Baki Billah verdi. İmam-ı Rabbani, onun meclisinde özel yetiştirildi.
Çok kısa zamanda maddi ve manevi ilimde o kadar mesafe katetti ki, mürşitleri Baki Billah bile ona saygı göstermekte. Bir gün Muhammed Baki Billah, Delhi'den kalkıp, Serhend'e geldi ve eski müridinin (İmamı Rabbani'nin) kapısından içeri girdi. îmamı Rabbani' yi başı önünde murakabede buldu.
-"Rahatsız etmeyim, ben dışarıda beklerim" deyip dışarı çıktı. Biraz sonra İmamı Rabbani başını kaldırıp içerdekilere;
-"Bakın bakalım dışarıda kimse var mı?"
Cevap: "Fakir Muhammed Bakiyy var." İmam-ı Rabbani hemen yerinden fırlar, birçok özür ve iltifatlarla mürşidini baş köşeye oturtur.
Mektubat' ta buyururlar: "Bir murakabe anında idim, Allah Resulu (S.A.V) tecelli ettiler ve: "Sana şimdiye kadar kimseye verilmeyen izni vermeye geldim ve ilave ediyorlar, sen hangi cenazenin namazını kılarsan, o affedilip cennete girecek."
Ve Müceddid.. Bu payeyi bizzat: Resulu Ekrem (SAV) kendilerine tecelliyat ile veriyorlar. Bu olay; Ravzatul Kayyumiyye adlı eserde tafsilatı ile anlatılır.
Baslarda İmamı Rabbani'yi inkar eden zatlardan biri, bir gece rüyasında kendisine bir ayet okutulur ve bu ayet kendisinde öyle bir basirete sebep olur ki, Müceddid-i Elfi Sani lakabını bizzat kendisi imama takar ve artık onun delisidir.
Müceddidlik nedir? Hele bin yılın müceddidliği? Bu soruları îmamın Mektubat'taki açıklamalarından çok daha iyi anlarız. Böylece îmamın yüceliğini de
317. Mektup:
"Bilesin ki; her .yüzyılın başında bir müceddid gelip gider. Ne var ki yüz senelerin başında gelen müceddid İle bin yılın başında gelen müceddid aynı değildir. Bunların arasındaki fark, bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla.
Müceddid o zattır ki, o müddet içinde, ümmete her ne gibi feyiz varidatı gelirse, onun vasıtası ile gelir. İsterse o zamanın kutupları, Ebdalı, Evtadı, Nücebası bulunsun. (Şimdi biz bin yılın müceddidini de yukarıdaki yüz yılın müceddidlerine kıyas edelim, aradaki uçurumu görürüz.)
Vahdet-i Vücut meselesini, Muhyiddin'i Arabi'nin eksikliklerini en berrak şekli ile meydana getiren ve bu sorunları çözen insan kendileri.
Bir örnek mektubat'tan: "Vahdet-i vücut ve zati tecelli davasının belirttiği nispetlerle, Allah (CC) arasında hiçbir münasebet olmadığı bizce; Yakin'in (kesinliğin) Yakin'i halinde sabittir. Hakk ehlince çoktan beri bilindiği gibi, ihata (sarma) ve yakınlık, ancak ilimdir, ve Allah (CC) hiç bir şey ile ittihad halinde değildir.
Vücudu vacip olanın, vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir. Gariptir ki, Muhyiddin-i Arabi ve bağlıları, Allah'a (CC) mutlak meçhul derler, onu hiçbir hükümle mahkum bilmezler de, böyleyken, zati ihata, mahiyet ve yakınlık ispatına kalkarlar. Bu büyük bir yanlıştır ve Allah (CC)'ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir."
Nihayet:
"Bu dava, bu fakire pek gıran (ağır) gelmekteydi. Bana eh büyük ızdırabı veren, bu türlü tevhit ifadesinin verasındaki son hakikati ve o hakikatin yüceliğini henüz kavrayabilmiş değildim. Allah'a, (CC) bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki, bendeki ilmi ve şer'i inanış, kaybolmasın ve ben en iIeri keşif noktasından bu inanışı gerçekleştireyim. Duam kabul edildi, önümde hiçbir hicap kalmadı. Hakikat bana olduğu gibi göründü.
Gördüm ki, alem sıfatı, kemallerin aynalarından ibarettir ve ilahi isimlerin zuhuratına yerdir. Yoksa Vahdet-i Vücut'çuların hayal ettikleri gibi zahir ile mazhar, gölge ile vücut birbirinin aynı değildir.
Derya'dan daha ne göstereyim? ha birkaç damla ha dünyanın taşıyamıyacağı kadar su..."
(Yukarıdaki ifadeler hem Mektubat'ın, hem de katibinin yüceliğine delil...)
Buyurdular: "Bilmiş olasın ki, Seyrü sülük'ten gaye, nefsi emmarenin tezkiyesi ve temizlenmesidir. Böyle olmalı ki, nefsi arzulardan doğan batıl ilahlara tapmaktan kurtuluş olsun. Hakiki manada yönelinen kıblede yüce mukaddes hakiki vahid Ma'bud'dan gayrı kalmaya.
Daima şeriat alimlerine ve talebelerine saygı duyulmasını tavsiye eder ve şöyle buyururlardı:
"İlim taliplerini (ilmi öğrenmek isteyenleri) öncelikle ele almak, şeriatın tervec'i (değerinin yükselmesi) demektir. Zira onlar; şeriatı Nebeviye'nin, milleti Mustafaviyenin, kaimesi (ayakta durduran sütunları) hükmündedirler.
İnsanlar kıyamet günü, şeriattan sorumlu olacaklar, tasavvuftan değil."
Cennete girmek, cehennemden uzaklaşmanın başlıca sebebi, Şeriatın emirlerini yerine getirmeye dayanır."
(48.Mektup)
Şeriata o kadar bağlı idi ki, etrafındakileri devamlı ona yöneltir ve Resulullah'a (SAV) ittiba'ı emrederdi.
Bununla beraber, etrafındakileri kendilerini bırakıp İmam-ı Rabbani'ye yönelenlerin nakıs mürşitleri, durumdan rahatsız olup, İmam hakkında kin, nefret ve iftira fırtınası koparmaya başlarlar...
Yok, Cüneyd ve Bayezid gibi büyükleri inkar ediyor, onları küçük görüyormuş...
Yok, Ahmed Faruki, kendini efendimizin ashabı ile bir sayıyormuş ve nihayet padişaha kadar sirayet...
Padişah, îmamı Rabbaniye:
-"Bana secde edeceksin dedi:
-"Ben Allah'tan (CC) başka kimseye secde etmem. Padişah ikinci defa tekrarladı ve:
-"Seni secde etmekten muaf tuttuk, başını eğeceksin, ben verdiğim sözden dönmekten utanırım." dedi. İîmam-ı Rabbani bu söze de şöyle cevap verdi:
""Canım kurtarmak için gerekirse secde edilir, fetva vardır. Fakat doğru olan şu ki, Allah'tan (CC) başkasına secde edilmemesidir.."
Ve kaleye hapis...
İmamın etrafında bütün zindandakiler Müslüman oldu.Hem de kamil. Zindan muhafızına kadar... Nihayet sultan pişman olur. İmamı dışarı çıkarır ve ondan af diler.
İmam: "zindan ve zulüm, bizim velayette yükselmemize yaradı." der...
Bir gün bir Kadiri zat, İmamın yüceliğini kabul etmeyerek yüz yüze şöyle dedi: "Gavsı Geylani şimdi dirilip gelir, senin müceddidlik ve kayyumluğunu ikrar ederse, biz de sana inanırız."
İmamı Rabbani başını kaldırıp kutup yıldızına yöneldiler ve:
"Yukarı bak! kutup yıldızında şimdi Gavsi Geylani görünecek...ve Gavsı Geylani hazretleri göründü. Hem de kutup yıldızı iki parça olup arasından çıkmıştı.
Şöyle dedi Gavs: "Müceddidi Elfi Sani'nin dediklerini kabul ederim. Çünkü din ve dünya hususunda kemalat sahibidir. Bu, evliyayı ümmet arasında en faziletli zevattan birisidir. Her kim, onu inkar eder ve muhalefette bulunursa, din yolundan sapmış olur." Bu sözden sonra Gavsı GeyIani kayboldu.
Derdi ki: "İslam fakir kimselerle ortaya çıkıp gelişmiştir. Yine fakirlerle devam edip gidecektir."
"Zenginlikten daha fazla imanı bozabilecek hiç bir şey yoktur."
"Bizim konuşma tarzımız, sezilmeyen şöhret gibidir. Çünkü şöhret açığa çıkarsa zararlı olur."
"Ehli kerem, başkasının İhtiyacını kendi ihtiyacına tercih eden kimsedir."
En iyi ve en mükemmel nasihat: "Peygamber (SAV)'e itaat ediniz" sözüdür.
"Ehlullah'dan keramet aramayı bırakınız. Esasen onların varlığı bir keramettir."
"Hiç bir cahil, veli olmamıştır, olamayacaktır da..."
Mübareğin yedi oğlu ve iki kızı vardı:
Muhammed Sadık '
Muhammed Sa'id Hazinü'r Rahmet
Muhammed Ma'süm Urvetu'l-Vuska
Muhammed Yahya
Muhammed İsa
Muhammed Ferruh
Muhammed Eşref
Bunlardan ilk dördünün çocukları vardı. Diğerleri çocuk yaşta iken vefat etmişlerdir.
İki kız evlad ise:
Hatice Banu
Ümmü Gülsüm idi.
Hazret-i Hatice Banu'nun soyundan gelen çocuklar zamanımızda da mevcuttur.
Telifatı (eserleri) :
Hazret-i Müceddid-i Elfi Sani'nin bir hayli telifatı vardır ki, bu telifat ile kendi davet ve ta'limini beyan buyurmuşlardır. Çoğu basılmış bulunan eserlerinde; Ulüm-ı Şer'iyye maarif ve tarikat ilimlerinin deryası olduğunu görürsünüz. Fakat zamanımızda bunlardan ancak bir kaçının basılı nüshalarım bulmak kabildir. Bulunanlar şunlardır:
Mektübat-ı Şerif
Mebde-İ Ma'ad
Maarif-i Ledünniye
Mükeşafat-ı gaybiyye
Şerh-İ Rübaiyat-i Hoca Abdülbaki (R.A)
Risaleyi Tehliliyye
Risalet'ün fî isbat en-Nübüvve
Risale-yi Silsileyi hadis
Risaleyi Reddi revafız
Risale-i halat-i Hacegan-i Nakşibend
Risale-i Adab'ül Müridin. Farz ile Nafilenin farkı
Hak Teala bizi de, Seyyidü'l Beşer (insanlığın efendisi) hürmetine sizi de, taassubdan, eğri yoldan korusun. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtarsın. Elbette ki o, Efendimiz (SAV) her çeşit kusurdan uzaktı.
İnsanı barigah-ı Ulühiyyete yaklaştıracak olan, farzın eda edilmesidir. Farzlar önce gelir, nafile sonra. Farz varken nafileye itibar edilmez.
Gençlikte Tövbe : Allah Teala'nın kendi kuluna genç iken tövbe etmek nimetini vermesi ne büyük saadettir. Denebilir ki, bu nimet bütün nimetler içinde bir derya, diğer nimetler ise bir damla mesabesindedir. Çünkü bu nimetle Hak Tealanın rızası elde edilmiş olur ki bu, bütün dünyevi ve uhrevi nimetlerin başında gelir.
Nakşibendiyye Tarikatının Özelliği:
Nakşibendiyye tarikatının hususiyetlerinin en önemlisi sünnet-i seniyyeye sıkı sıkı sarılmak ve bidatlardan uzak kalıp çok sakınmaktır. îşte bu sebepledir ki, bu tarikatın ileri gelenleri "Cehren" (yüksek sesle) zikretmekten çekinirler. Zikri kalben ederler. Risalet penah (SAV)'nin, Hulefayi Raşidin (R.Anhüm) hazretinin zamanında olmayan raks, sema, vecd ve bunların benzerlerinden sakınır ve sakındırırlar. Hatta bu tarikatta "çile" doldurmak, "halvet" de kalmak dahi yoktur.
Müceddid Ne Demektir?
Biliniz ki her yüz senenin sonunda bir müceddid (yenileyici) zuhur eder. Fakat yüz senelenin (müceddid"inden başka bir de bin senenin müceddidi vardır. İşte yüz ile binin arasında ne fark varsa, bu İki müceddid'in arasında da o kadar fark vardır. Müceddid o kimsedir ki, ümmet ondan feyz alır ve onun feyzi uzun müddet için ta uzaklara yayılıp ulaşır.
Bey'atten Maksat:
Bir talip, (tarikata girmek isteyen) kendi gelişmesi için bey'at ettiği şeyhinden başka bir şeyhin huzuruna gidip ondan da feyz almak ister, bu ikinci şeyhin de sohbetiyle Allah yolunda çalışmak isterse bu caizdir. İlk şeyhi sağ olup kendisinden İzin almamış olsa da. Şu şartla ki, ilk şeyhini ret edip bırakmamalı ve onu iyilikle yad etmelidir. Bilhassa, zamanımızda, Şeyhlik ve müritlik, sadece merasimden ibaret bir hale gelmiştir.
Müceddid-i Elf-i Sani'nin imdat Etmesi:
Müceddid-i Elf-i Sani buyurmuşlardı: "Putlan kıran gaziler, sevab elde ederler." Bir ara bir kimse Dekkhen civarında bir put hane gördü. (Bu zat Müceddid Rahmetü'llahi Aley'in sohbetlerinden feyz almış bulunan bir kimsedir.) içeri girdi, bütün putları kırıp döktü. 0 civarın halkı haber aldılar ve ayaklandılar, bu zatı öldürmeye kalktılar. Allah'a (CC) Kul olan bu zat ise, gönülden ve içten İmam-ı Rabbani'den istimdad eyledi. Bunun üzerine: "Korkma kuşkun olmasın" diye bir ses geldi. Bir de baktım ki, hemen oracıkta kırk atlı peyda olmuş ve put kıran'a saldırmak isteyenleri dağıtıp kırıp geçirmekte...
H. 1034 yılında vefat ettiler.
Mübarek; Uzun boylu. esmer, güler yüzlü, kırmızıca gözlü siyah sakallı idi...
Lakapları, Bedrüddin.
Künyeleri, Ebulberekat.
Mansıbları, Kayyumi zaman Müceddidi Elfi Sani.
Mezhebleri, Hanefi.
Tarikatleri, Müceddidiyye, Kadiri, Sühreverdi, Çeşti, Nizamiyye, Sabiriyye olup, yürüdüğü en büyük kol Nakşibendi.
Nesepleri, Hz. Ömer (r.a) 27. göbekten torunlarıdır.
Onun için kendilerine Ahmed el Faruki denir.
Babalarının ismi Abdülahadd.
H. 971 'de Serhend'de dünyaya geldiler.
Kendilerine İmamı Rabbani ismini, mürşidi Baki Billah verdi. İmam-ı Rabbani, onun meclisinde özel yetiştirildi.
Çok kısa zamanda maddi ve manevi ilimde o kadar mesafe katetti ki, mürşitleri Baki Billah bile ona saygı göstermekte. Bir gün Muhammed Baki Billah, Delhi'den kalkıp, Serhend'e geldi ve eski müridinin (İmamı Rabbani'nin) kapısından içeri girdi. îmamı Rabbani' yi başı önünde murakabede buldu.
-"Rahatsız etmeyim, ben dışarıda beklerim" deyip dışarı çıktı. Biraz sonra İmamı Rabbani başını kaldırıp içerdekilere;
-"Bakın bakalım dışarıda kimse var mı?"
Cevap: "Fakir Muhammed Bakiyy var." İmam-ı Rabbani hemen yerinden fırlar, birçok özür ve iltifatlarla mürşidini baş köşeye oturtur.
Mektubat' ta buyururlar: "Bir murakabe anında idim, Allah Resulu (S.A.V) tecelli ettiler ve: "Sana şimdiye kadar kimseye verilmeyen izni vermeye geldim ve ilave ediyorlar, sen hangi cenazenin namazını kılarsan, o affedilip cennete girecek."
Ve Müceddid.. Bu payeyi bizzat: Resulu Ekrem (SAV) kendilerine tecelliyat ile veriyorlar. Bu olay; Ravzatul Kayyumiyye adlı eserde tafsilatı ile anlatılır.
Baslarda İmamı Rabbani'yi inkar eden zatlardan biri, bir gece rüyasında kendisine bir ayet okutulur ve bu ayet kendisinde öyle bir basirete sebep olur ki, Müceddid-i Elfi Sani lakabını bizzat kendisi imama takar ve artık onun delisidir.
Müceddidlik nedir? Hele bin yılın müceddidliği? Bu soruları îmamın Mektubat'taki açıklamalarından çok daha iyi anlarız. Böylece îmamın yüceliğini de
317. Mektup:
"Bilesin ki; her .yüzyılın başında bir müceddid gelip gider. Ne var ki yüz senelerin başında gelen müceddid İle bin yılın başında gelen müceddid aynı değildir. Bunların arasındaki fark, bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla.
Müceddid o zattır ki, o müddet içinde, ümmete her ne gibi feyiz varidatı gelirse, onun vasıtası ile gelir. İsterse o zamanın kutupları, Ebdalı, Evtadı, Nücebası bulunsun. (Şimdi biz bin yılın müceddidini de yukarıdaki yüz yılın müceddidlerine kıyas edelim, aradaki uçurumu görürüz.)
Vahdet-i Vücut meselesini, Muhyiddin'i Arabi'nin eksikliklerini en berrak şekli ile meydana getiren ve bu sorunları çözen insan kendileri.
Bir örnek mektubat'tan: "Vahdet-i vücut ve zati tecelli davasının belirttiği nispetlerle, Allah (CC) arasında hiçbir münasebet olmadığı bizce; Yakin'in (kesinliğin) Yakin'i halinde sabittir. Hakk ehlince çoktan beri bilindiği gibi, ihata (sarma) ve yakınlık, ancak ilimdir, ve Allah (CC) hiç bir şey ile ittihad halinde değildir.
Vücudu vacip olanın, vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir. Gariptir ki, Muhyiddin-i Arabi ve bağlıları, Allah'a (CC) mutlak meçhul derler, onu hiçbir hükümle mahkum bilmezler de, böyleyken, zati ihata, mahiyet ve yakınlık ispatına kalkarlar. Bu büyük bir yanlıştır ve Allah (CC)'ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir."
Nihayet:
"Bu dava, bu fakire pek gıran (ağır) gelmekteydi. Bana eh büyük ızdırabı veren, bu türlü tevhit ifadesinin verasındaki son hakikati ve o hakikatin yüceliğini henüz kavrayabilmiş değildim. Allah'a, (CC) bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki, bendeki ilmi ve şer'i inanış, kaybolmasın ve ben en iIeri keşif noktasından bu inanışı gerçekleştireyim. Duam kabul edildi, önümde hiçbir hicap kalmadı. Hakikat bana olduğu gibi göründü.
Gördüm ki, alem sıfatı, kemallerin aynalarından ibarettir ve ilahi isimlerin zuhuratına yerdir. Yoksa Vahdet-i Vücut'çuların hayal ettikleri gibi zahir ile mazhar, gölge ile vücut birbirinin aynı değildir.
Derya'dan daha ne göstereyim? ha birkaç damla ha dünyanın taşıyamıyacağı kadar su..."
(Yukarıdaki ifadeler hem Mektubat'ın, hem de katibinin yüceliğine delil...)
Buyurdular: "Bilmiş olasın ki, Seyrü sülük'ten gaye, nefsi emmarenin tezkiyesi ve temizlenmesidir. Böyle olmalı ki, nefsi arzulardan doğan batıl ilahlara tapmaktan kurtuluş olsun. Hakiki manada yönelinen kıblede yüce mukaddes hakiki vahid Ma'bud'dan gayrı kalmaya.
Daima şeriat alimlerine ve talebelerine saygı duyulmasını tavsiye eder ve şöyle buyururlardı:
"İlim taliplerini (ilmi öğrenmek isteyenleri) öncelikle ele almak, şeriatın tervec'i (değerinin yükselmesi) demektir. Zira onlar; şeriatı Nebeviye'nin, milleti Mustafaviyenin, kaimesi (ayakta durduran sütunları) hükmündedirler.
İnsanlar kıyamet günü, şeriattan sorumlu olacaklar, tasavvuftan değil."
Cennete girmek, cehennemden uzaklaşmanın başlıca sebebi, Şeriatın emirlerini yerine getirmeye dayanır."
(48.Mektup)
Şeriata o kadar bağlı idi ki, etrafındakileri devamlı ona yöneltir ve Resulullah'a (SAV) ittiba'ı emrederdi.
Bununla beraber, etrafındakileri kendilerini bırakıp İmam-ı Rabbani'ye yönelenlerin nakıs mürşitleri, durumdan rahatsız olup, İmam hakkında kin, nefret ve iftira fırtınası koparmaya başlarlar...
Yok, Cüneyd ve Bayezid gibi büyükleri inkar ediyor, onları küçük görüyormuş...
Yok, Ahmed Faruki, kendini efendimizin ashabı ile bir sayıyormuş ve nihayet padişaha kadar sirayet...
Padişah, îmamı Rabbaniye:
-"Bana secde edeceksin dedi:
-"Ben Allah'tan (CC) başka kimseye secde etmem. Padişah ikinci defa tekrarladı ve:
-"Seni secde etmekten muaf tuttuk, başını eğeceksin, ben verdiğim sözden dönmekten utanırım." dedi. İîmam-ı Rabbani bu söze de şöyle cevap verdi:
""Canım kurtarmak için gerekirse secde edilir, fetva vardır. Fakat doğru olan şu ki, Allah'tan (CC) başkasına secde edilmemesidir.."
Ve kaleye hapis...
İmamın etrafında bütün zindandakiler Müslüman oldu.Hem de kamil. Zindan muhafızına kadar... Nihayet sultan pişman olur. İmamı dışarı çıkarır ve ondan af diler.
İmam: "zindan ve zulüm, bizim velayette yükselmemize yaradı." der...
Bir gün bir Kadiri zat, İmamın yüceliğini kabul etmeyerek yüz yüze şöyle dedi: "Gavsı Geylani şimdi dirilip gelir, senin müceddidlik ve kayyumluğunu ikrar ederse, biz de sana inanırız."
İmamı Rabbani başını kaldırıp kutup yıldızına yöneldiler ve:
"Yukarı bak! kutup yıldızında şimdi Gavsi Geylani görünecek...ve Gavsı Geylani hazretleri göründü. Hem de kutup yıldızı iki parça olup arasından çıkmıştı.
Şöyle dedi Gavs: "Müceddidi Elfi Sani'nin dediklerini kabul ederim. Çünkü din ve dünya hususunda kemalat sahibidir. Bu, evliyayı ümmet arasında en faziletli zevattan birisidir. Her kim, onu inkar eder ve muhalefette bulunursa, din yolundan sapmış olur." Bu sözden sonra Gavsı GeyIani kayboldu.
Derdi ki: "İslam fakir kimselerle ortaya çıkıp gelişmiştir. Yine fakirlerle devam edip gidecektir."
"Zenginlikten daha fazla imanı bozabilecek hiç bir şey yoktur."
"Bizim konuşma tarzımız, sezilmeyen şöhret gibidir. Çünkü şöhret açığa çıkarsa zararlı olur."
"Ehli kerem, başkasının İhtiyacını kendi ihtiyacına tercih eden kimsedir."
En iyi ve en mükemmel nasihat: "Peygamber (SAV)'e itaat ediniz" sözüdür.
"Ehlullah'dan keramet aramayı bırakınız. Esasen onların varlığı bir keramettir."
"Hiç bir cahil, veli olmamıştır, olamayacaktır da..."
Mübareğin yedi oğlu ve iki kızı vardı:
Muhammed Sadık '
Muhammed Sa'id Hazinü'r Rahmet
Muhammed Ma'süm Urvetu'l-Vuska
Muhammed Yahya
Muhammed İsa
Muhammed Ferruh
Muhammed Eşref
Bunlardan ilk dördünün çocukları vardı. Diğerleri çocuk yaşta iken vefat etmişlerdir.
İki kız evlad ise:
Hatice Banu
Ümmü Gülsüm idi.
Hazret-i Hatice Banu'nun soyundan gelen çocuklar zamanımızda da mevcuttur.
Telifatı (eserleri) :
Hazret-i Müceddid-i Elfi Sani'nin bir hayli telifatı vardır ki, bu telifat ile kendi davet ve ta'limini beyan buyurmuşlardır. Çoğu basılmış bulunan eserlerinde; Ulüm-ı Şer'iyye maarif ve tarikat ilimlerinin deryası olduğunu görürsünüz. Fakat zamanımızda bunlardan ancak bir kaçının basılı nüshalarım bulmak kabildir. Bulunanlar şunlardır:
Mektübat-ı Şerif
Mebde-İ Ma'ad
Maarif-i Ledünniye
Mükeşafat-ı gaybiyye
Şerh-İ Rübaiyat-i Hoca Abdülbaki (R.A)
Risaleyi Tehliliyye
Risalet'ün fî isbat en-Nübüvve
Risale-yi Silsileyi hadis
Risaleyi Reddi revafız
Risale-i halat-i Hacegan-i Nakşibend
Risale-i Adab'ül Müridin. Farz ile Nafilenin farkı
Hak Teala bizi de, Seyyidü'l Beşer (insanlığın efendisi) hürmetine sizi de, taassubdan, eğri yoldan korusun. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtarsın. Elbette ki o, Efendimiz (SAV) her çeşit kusurdan uzaktı.
İnsanı barigah-ı Ulühiyyete yaklaştıracak olan, farzın eda edilmesidir. Farzlar önce gelir, nafile sonra. Farz varken nafileye itibar edilmez.
Gençlikte Tövbe : Allah Teala'nın kendi kuluna genç iken tövbe etmek nimetini vermesi ne büyük saadettir. Denebilir ki, bu nimet bütün nimetler içinde bir derya, diğer nimetler ise bir damla mesabesindedir. Çünkü bu nimetle Hak Tealanın rızası elde edilmiş olur ki bu, bütün dünyevi ve uhrevi nimetlerin başında gelir.
Nakşibendiyye Tarikatının Özelliği:
Nakşibendiyye tarikatının hususiyetlerinin en önemlisi sünnet-i seniyyeye sıkı sıkı sarılmak ve bidatlardan uzak kalıp çok sakınmaktır. îşte bu sebepledir ki, bu tarikatın ileri gelenleri "Cehren" (yüksek sesle) zikretmekten çekinirler. Zikri kalben ederler. Risalet penah (SAV)'nin, Hulefayi Raşidin (R.Anhüm) hazretinin zamanında olmayan raks, sema, vecd ve bunların benzerlerinden sakınır ve sakındırırlar. Hatta bu tarikatta "çile" doldurmak, "halvet" de kalmak dahi yoktur.
Müceddid Ne Demektir?
Biliniz ki her yüz senenin sonunda bir müceddid (yenileyici) zuhur eder. Fakat yüz senelenin (müceddid"inden başka bir de bin senenin müceddidi vardır. İşte yüz ile binin arasında ne fark varsa, bu İki müceddid'in arasında da o kadar fark vardır. Müceddid o kimsedir ki, ümmet ondan feyz alır ve onun feyzi uzun müddet için ta uzaklara yayılıp ulaşır.
Bey'atten Maksat:
Bir talip, (tarikata girmek isteyen) kendi gelişmesi için bey'at ettiği şeyhinden başka bir şeyhin huzuruna gidip ondan da feyz almak ister, bu ikinci şeyhin de sohbetiyle Allah yolunda çalışmak isterse bu caizdir. İlk şeyhi sağ olup kendisinden İzin almamış olsa da. Şu şartla ki, ilk şeyhini ret edip bırakmamalı ve onu iyilikle yad etmelidir. Bilhassa, zamanımızda, Şeyhlik ve müritlik, sadece merasimden ibaret bir hale gelmiştir.
Müceddid-i Elf-i Sani'nin imdat Etmesi:
Müceddid-i Elf-i Sani buyurmuşlardı: "Putlan kıran gaziler, sevab elde ederler." Bir ara bir kimse Dekkhen civarında bir put hane gördü. (Bu zat Müceddid Rahmetü'llahi Aley'in sohbetlerinden feyz almış bulunan bir kimsedir.) içeri girdi, bütün putları kırıp döktü. 0 civarın halkı haber aldılar ve ayaklandılar, bu zatı öldürmeye kalktılar. Allah'a (CC) Kul olan bu zat ise, gönülden ve içten İmam-ı Rabbani'den istimdad eyledi. Bunun üzerine: "Korkma kuşkun olmasın" diye bir ses geldi. Bir de baktım ki, hemen oracıkta kırk atlı peyda olmuş ve put kıran'a saldırmak isteyenleri dağıtıp kırıp geçirmekte...
H. 1034 yılında vefat ettiler.
Mübarek; Uzun boylu. esmer, güler yüzlü, kırmızıca gözlü siyah sakallı idi...
Muhammed Masum (K.S)
İmam-ı Rabbani'nin üçüncü oğlu.
H. 1007 tarihinde doğdu.
Çocukluk çağları diğer çocukların çocukluk hallerine hiç benzemezdi. Çocuk oldukları halde, diğer çocukların yaptıklarını yapmazlardı. Hiç bir zaman kundağını kirletmezdi. Dadısından hiç süt istemezdi. Ramazan ayının gündüzünde asla süt emmezdi. Dadısı Ramazan'ın başında her ne kadar ona süt emzirmek için uğraşmışsa da bir türlü emziremedi. Sonradan iş anlaşıldı ve artık Ramazanda gündüzün kendisine süt emzirmek için uğraşmadılar.
İmam-ı Rabbani, onun için: "Oğlum Muhammed Ma'sum, daha üç yaşında iken, Hakk Tealanın Fadl'ü Keremi ile evliyayı ümmetin bütün kemalatını elde eylemişti. (Çocuk yaştakilere velayetin verilebileceğine inanmayanların kulakları çınlasın ve unutmasınlar ki, Kur'an onlara şu ayeti ile gereken dersi veriyor: "Bu Allah (CC)'ın fadlıdır. dilediğine verir.") Muhammed Ma'sum daha yedi yaşlarında iken, Kur'an-ı ezberliyor. On bir yaşında da ilimde derya oluyor. İlminin bir kısmım büyük ağabeyi kıdve-i evliya hazreti Şeyh Muhammed Sadık (KS) dan ve birazını da, alimlerin büyüğü ve babasının halifelerinin en üstünlerinden olan Şeyh Muhammed Tahir-i Lahori'den aldı. Başka yerlerden de istifade eylemiştir. Hadis kitapları iznini de, müselsel hadis ile babalarından almıştır.
On altı yaşında irşat postuna oturur. İrşada başladığı iki bini babasının halifelerinden olmak üzere, elli bin kişi kendisine biat ediyor...Müritlerine devamlı Sünnet-i Seniyyeye ittibaı emreder ve "Bid'at işlemeyeceksiniz isterse en basit bir işte bile olsa.." derdi.
-"Takva, insanın insanlığını kuvvetlendirir." derdi.
"Mü'minin kabri cennet bahçelerinden bir bahçedir." derdi. Burada kabrin cennet bahçesi olması demek, o kabrin bulunduğu yer cennet arasındaki perdelerin ve uzaklığın kalkmasıdır. Bu iki yer arasında hiç bir perde ve engel kalmaz. Sanki o yer cennet ile fena ve bekaya kavuşmuş olarak, zuhur eder. Buradan Peygamber efendimizin (SAV) Şu hadis-i Şerifinin manası anlaşılır: "Kabrim ile minberimin arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir." Bu manadaki cennet bahçesi seçilmişlerin seçilmişlerine mahsustur. Başkalarının kabirlerine imanlarının nuru nisbetinde cennetden ancak bir pırıltı hasıl olabilir.
Dünya hayatı iki şeye bağlıdır: His ve hareket. Kabirdeki hayatta yalnız his vardır. Hareket yoktur. Allahü Teala hakim-i mutlaktır. Her yerin haline uygun hayat veriyor. Kabir hayatında histen kurtulmağa imkan yoktur. Elem ve zevk için his şarttır. Harekete ise lüzum yoktur.
Kendilerine bağlı bulunan birçok müritler ve yakınlarının isteği ile, keramet ve mükaşefeleri toplanarak Arapça bir kitap haline getirilmiştir. Bu kitap bir mecmua şeklini almış ve adına da "Hasenat-üt-tarafeyn-i yakut-i ahmer" denmiştir. Muhammed Ma'sum'un (KS) bu eserinin muhtelif nüshaları Müceddid-i Elf-i Sani'nin türbesindeki kütüphanede bulunmaktadır. İmam-ı Rabbani kendileri sağ iken hazırlanan bu kitabı kendileri görünce:
-"Hak Teala'nın sana bahşettiği bu fadl ü kerem kolay kolay her kula nasip olmaz. Buradaki mükaşefeler tamamen doğrudur.
Kerametleri saymakla bitmez.
Müritlerinden biri iflas etmiş ve çök sıkıntıya düşmüştü. 0 kadar ki, bazen bir kaç gün ardarda yemek bulamazdı. Huzura gelip şeyhinden dua talebinde bulundu.
Şeyh: "Din mi istersin, dünya mı?"
Mürit: "İkisini birden isterim."
Şeyh hazretleri güldüler ve dua ettiler. Bir ay geçmeden, adamın yaşantısı değişti ve sıkıntılardan kurtuldu.
Ekber Abad şehrinde bir şeyh vardı. Hastalandı. Ölmek üzereydi. Kız kardeşinin oğlunu istedi. Buyurdu ki, "senin hallerin tamamlanmadı. Ben de ölüyorum. Şimdi senin Urvet-ül Vüska hazretlerinin huzuruna gidip, süluk eylemen ve böylece kemal mertebelerine kavuşman gerekiyor. Zannedersem, bu büyük nimete ancak on iki sene sonra kavuşabileceksin. Tesadüfen bu müddet içinde, her ne kadar birçok yerlere sefere gittiyse de irşat diyan olan Serhende yolu düşmedi. Ancak on iki sene sonra, mübarek Serhend şehrine geldi. Hazret-i Urvet-ül Vüska'nın ziyareti ile şereflendi. Urvet-ül Vüska onu görünce buyurdu ki: "Üstadının sana söylediği on İki sene bugün doldu." Gelen aziz hesap etti. Buyurdukları gibi çıktı. Urvet-ül Üska yine buyurdular: "Bu manayı üstadının büyüklüğünü göstermek İçin izhar eyledim. Burada bulunanlar da, onun kemalini böylece öğrensinler, diye söyledim.
Bir gün de şeyhin ihlas sahibi müritlerinden biri, huzura girdi. Gözlerinde bir hastalık meydana geldiğini ve bir hayli tedavi ettiği halde fayda etmediğini bildirdi. Bunun üzerine Şeyh, mübarek ağzının suyundan bu zatın gözlerine sürüp dua ettiler. Allah'ın (CC) izni ile adamın rahatsızhğı geçti.
Yine bir mürit vardı ki evladı olmuyordu. Her ne çareye başvurduysa da nafile... Nihayet Şeyhe geldi. Mübarek buyurdular: "Bu yıl senin bir oğlun olacak, salih bir insan olarak yetişecektir."
Allah'ın (CC) izniyle hadise aynen gerçekleşti.
H.1097'de vefat ettiler.
Gaslini Ahuvend Sücadil yaptı. Mübarek ağzını yıkamaya sıra gelince, bu mübarek ağzı açacak kuvvetim yoktur dedi. Urvet'ül Vuska hayatta olanlar gibi ağzını açtı. Suyu ağzına aldı ve çalkaladı. Orada bulunanlar bu hali görünce şaşırdılar. Namazını en küçük kardeşi Şeyh Ciyu (Şeyh Yahya) kıldırdı. Defnederken gökler ağlıyordu. Öyle şiddetli yağmur yağıyordu ki.mezarın üstüne çadır çekmek icabetti.
Ardında altısı erkek, beşi kız on bir çocuk bıraktılar Erkekleri: Hz. Muhammed Sıbgatullah, Hz. Muhammed Nakşibend Hüccetüllah, Hz. Hoca Muhammed Ubeydullah, Mürevvicüş-Şeria Hz. Muhammed.Eşref, Şeyh Seyfü'd-din, Hz. Şeyh Muhammed Sıddık (R.A.E.)
Kızları ise: Emefüllah, Aişe, Arife, Akile, Safiyye (R.Aleyhinne)
Adetleri ve Alışkanlıkları:
Şeyh Muhammed Ma'sum gecenin üçte iki kısmı geçtikten sonra "Teheccüt" namazı kılmak için kalkarlar, namazı kıldıktan sonra biraz istirahat buyururlardı. Sabah namazını vaktin başında çok erken kılarlar, sonra murakabe ile meşgul olurlardı. Daha sonra müritlerle hasbihal eder, kendilerine nasihatte bulunurlardı. Vakti girince öğle namazını kılarlar, arkasından da Kur'an-ı Kerim tilavet buyururlardı. Gerek murakabe halinde iken ve gerekse diğer zamanlarda müritİeri daima etrafında toplanmış bulunurlardı.
Yemeği, evde bütün ev halkıyla beraber veya misafir varsa onlarla birlikte yerlerdi. Tatlıları ve bilhassa helvayı çok severlerdi. imaret'te (zaviye) her gün yemek pişer fukaraya ve herkese dağıtılırdı. Her gün en azından beş bin kadar insan, imaret mutfağının yemeği ile karınlarını doyururlardı. Genellikle buğday unundan ekmek, pirinç pilavı ve et yemeği yapılırdı. Yemek hizmetini kırktan fazla insan görürdü. Böylece imaretin ne kadar geniş, teşkilatlı ve muntazam olduğu kolayca anlaşılır.
Sünnet-i seniyye-i Nebevi gereğince öğle namazından sonra az bir müddet uyurlar, namazları daima cemaatle ve vaktin evvelinde kılarlardı. Namazların arasında tefsir ve hadis dersi verirlerdi.Kendileri kelime-i şehadeti çok okurlar ve çok okunmasını da tavsiye ederlerdi.
Hasta ziyaretinde çok önem verir ve ölen kimsenin yakınlarına başsağlığı için giderlerdi. Biri Risalet penah (SAV)'in diğeri de Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sani (R.,Aynin vefat gününde olmak üzere yılda iki defa "Arus" günü tertip ederlerdi.
Mübarek; uzun boylu, vücutları gelişkindi, buğday benizli az esmer idi. Mübarek alınları açık burunları azıcık kalkıktı. Gözleri iri, mübarek sakallan beyazdı, vücut azalan da mütenasib idi. Gözünde biraz kırmızılık vardı.
H. 1007 tarihinde doğdu.
Çocukluk çağları diğer çocukların çocukluk hallerine hiç benzemezdi. Çocuk oldukları halde, diğer çocukların yaptıklarını yapmazlardı. Hiç bir zaman kundağını kirletmezdi. Dadısından hiç süt istemezdi. Ramazan ayının gündüzünde asla süt emmezdi. Dadısı Ramazan'ın başında her ne kadar ona süt emzirmek için uğraşmışsa da bir türlü emziremedi. Sonradan iş anlaşıldı ve artık Ramazanda gündüzün kendisine süt emzirmek için uğraşmadılar.
İmam-ı Rabbani, onun için: "Oğlum Muhammed Ma'sum, daha üç yaşında iken, Hakk Tealanın Fadl'ü Keremi ile evliyayı ümmetin bütün kemalatını elde eylemişti. (Çocuk yaştakilere velayetin verilebileceğine inanmayanların kulakları çınlasın ve unutmasınlar ki, Kur'an onlara şu ayeti ile gereken dersi veriyor: "Bu Allah (CC)'ın fadlıdır. dilediğine verir.") Muhammed Ma'sum daha yedi yaşlarında iken, Kur'an-ı ezberliyor. On bir yaşında da ilimde derya oluyor. İlminin bir kısmım büyük ağabeyi kıdve-i evliya hazreti Şeyh Muhammed Sadık (KS) dan ve birazını da, alimlerin büyüğü ve babasının halifelerinin en üstünlerinden olan Şeyh Muhammed Tahir-i Lahori'den aldı. Başka yerlerden de istifade eylemiştir. Hadis kitapları iznini de, müselsel hadis ile babalarından almıştır.
On altı yaşında irşat postuna oturur. İrşada başladığı iki bini babasının halifelerinden olmak üzere, elli bin kişi kendisine biat ediyor...Müritlerine devamlı Sünnet-i Seniyyeye ittibaı emreder ve "Bid'at işlemeyeceksiniz isterse en basit bir işte bile olsa.." derdi.
-"Takva, insanın insanlığını kuvvetlendirir." derdi.
"Mü'minin kabri cennet bahçelerinden bir bahçedir." derdi. Burada kabrin cennet bahçesi olması demek, o kabrin bulunduğu yer cennet arasındaki perdelerin ve uzaklığın kalkmasıdır. Bu iki yer arasında hiç bir perde ve engel kalmaz. Sanki o yer cennet ile fena ve bekaya kavuşmuş olarak, zuhur eder. Buradan Peygamber efendimizin (SAV) Şu hadis-i Şerifinin manası anlaşılır: "Kabrim ile minberimin arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir." Bu manadaki cennet bahçesi seçilmişlerin seçilmişlerine mahsustur. Başkalarının kabirlerine imanlarının nuru nisbetinde cennetden ancak bir pırıltı hasıl olabilir.
Dünya hayatı iki şeye bağlıdır: His ve hareket. Kabirdeki hayatta yalnız his vardır. Hareket yoktur. Allahü Teala hakim-i mutlaktır. Her yerin haline uygun hayat veriyor. Kabir hayatında histen kurtulmağa imkan yoktur. Elem ve zevk için his şarttır. Harekete ise lüzum yoktur.
Kendilerine bağlı bulunan birçok müritler ve yakınlarının isteği ile, keramet ve mükaşefeleri toplanarak Arapça bir kitap haline getirilmiştir. Bu kitap bir mecmua şeklini almış ve adına da "Hasenat-üt-tarafeyn-i yakut-i ahmer" denmiştir. Muhammed Ma'sum'un (KS) bu eserinin muhtelif nüshaları Müceddid-i Elf-i Sani'nin türbesindeki kütüphanede bulunmaktadır. İmam-ı Rabbani kendileri sağ iken hazırlanan bu kitabı kendileri görünce:
-"Hak Teala'nın sana bahşettiği bu fadl ü kerem kolay kolay her kula nasip olmaz. Buradaki mükaşefeler tamamen doğrudur.
Kerametleri saymakla bitmez.
Müritlerinden biri iflas etmiş ve çök sıkıntıya düşmüştü. 0 kadar ki, bazen bir kaç gün ardarda yemek bulamazdı. Huzura gelip şeyhinden dua talebinde bulundu.
Şeyh: "Din mi istersin, dünya mı?"
Mürit: "İkisini birden isterim."
Şeyh hazretleri güldüler ve dua ettiler. Bir ay geçmeden, adamın yaşantısı değişti ve sıkıntılardan kurtuldu.
Ekber Abad şehrinde bir şeyh vardı. Hastalandı. Ölmek üzereydi. Kız kardeşinin oğlunu istedi. Buyurdu ki, "senin hallerin tamamlanmadı. Ben de ölüyorum. Şimdi senin Urvet-ül Vüska hazretlerinin huzuruna gidip, süluk eylemen ve böylece kemal mertebelerine kavuşman gerekiyor. Zannedersem, bu büyük nimete ancak on iki sene sonra kavuşabileceksin. Tesadüfen bu müddet içinde, her ne kadar birçok yerlere sefere gittiyse de irşat diyan olan Serhende yolu düşmedi. Ancak on iki sene sonra, mübarek Serhend şehrine geldi. Hazret-i Urvet-ül Vüska'nın ziyareti ile şereflendi. Urvet-ül Vüska onu görünce buyurdu ki: "Üstadının sana söylediği on İki sene bugün doldu." Gelen aziz hesap etti. Buyurdukları gibi çıktı. Urvet-ül Üska yine buyurdular: "Bu manayı üstadının büyüklüğünü göstermek İçin izhar eyledim. Burada bulunanlar da, onun kemalini böylece öğrensinler, diye söyledim.
Bir gün de şeyhin ihlas sahibi müritlerinden biri, huzura girdi. Gözlerinde bir hastalık meydana geldiğini ve bir hayli tedavi ettiği halde fayda etmediğini bildirdi. Bunun üzerine Şeyh, mübarek ağzının suyundan bu zatın gözlerine sürüp dua ettiler. Allah'ın (CC) izni ile adamın rahatsızhğı geçti.
Yine bir mürit vardı ki evladı olmuyordu. Her ne çareye başvurduysa da nafile... Nihayet Şeyhe geldi. Mübarek buyurdular: "Bu yıl senin bir oğlun olacak, salih bir insan olarak yetişecektir."
Allah'ın (CC) izniyle hadise aynen gerçekleşti.
H.1097'de vefat ettiler.
Gaslini Ahuvend Sücadil yaptı. Mübarek ağzını yıkamaya sıra gelince, bu mübarek ağzı açacak kuvvetim yoktur dedi. Urvet'ül Vuska hayatta olanlar gibi ağzını açtı. Suyu ağzına aldı ve çalkaladı. Orada bulunanlar bu hali görünce şaşırdılar. Namazını en küçük kardeşi Şeyh Ciyu (Şeyh Yahya) kıldırdı. Defnederken gökler ağlıyordu. Öyle şiddetli yağmur yağıyordu ki.mezarın üstüne çadır çekmek icabetti.
Ardında altısı erkek, beşi kız on bir çocuk bıraktılar Erkekleri: Hz. Muhammed Sıbgatullah, Hz. Muhammed Nakşibend Hüccetüllah, Hz. Hoca Muhammed Ubeydullah, Mürevvicüş-Şeria Hz. Muhammed.Eşref, Şeyh Seyfü'd-din, Hz. Şeyh Muhammed Sıddık (R.A.E.)
Kızları ise: Emefüllah, Aişe, Arife, Akile, Safiyye (R.Aleyhinne)
Adetleri ve Alışkanlıkları:
Şeyh Muhammed Ma'sum gecenin üçte iki kısmı geçtikten sonra "Teheccüt" namazı kılmak için kalkarlar, namazı kıldıktan sonra biraz istirahat buyururlardı. Sabah namazını vaktin başında çok erken kılarlar, sonra murakabe ile meşgul olurlardı. Daha sonra müritlerle hasbihal eder, kendilerine nasihatte bulunurlardı. Vakti girince öğle namazını kılarlar, arkasından da Kur'an-ı Kerim tilavet buyururlardı. Gerek murakabe halinde iken ve gerekse diğer zamanlarda müritİeri daima etrafında toplanmış bulunurlardı.
Yemeği, evde bütün ev halkıyla beraber veya misafir varsa onlarla birlikte yerlerdi. Tatlıları ve bilhassa helvayı çok severlerdi. imaret'te (zaviye) her gün yemek pişer fukaraya ve herkese dağıtılırdı. Her gün en azından beş bin kadar insan, imaret mutfağının yemeği ile karınlarını doyururlardı. Genellikle buğday unundan ekmek, pirinç pilavı ve et yemeği yapılırdı. Yemek hizmetini kırktan fazla insan görürdü. Böylece imaretin ne kadar geniş, teşkilatlı ve muntazam olduğu kolayca anlaşılır.
Sünnet-i seniyye-i Nebevi gereğince öğle namazından sonra az bir müddet uyurlar, namazları daima cemaatle ve vaktin evvelinde kılarlardı. Namazların arasında tefsir ve hadis dersi verirlerdi.Kendileri kelime-i şehadeti çok okurlar ve çok okunmasını da tavsiye ederlerdi.
Hasta ziyaretinde çok önem verir ve ölen kimsenin yakınlarına başsağlığı için giderlerdi. Biri Risalet penah (SAV)'in diğeri de Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sani (R.,Aynin vefat gününde olmak üzere yılda iki defa "Arus" günü tertip ederlerdi.
Mübarek; uzun boylu, vücutları gelişkindi, buğday benizli az esmer idi. Mübarek alınları açık burunları azıcık kalkıktı. Gözleri iri, mübarek sakallan beyazdı, vücut azalan da mütenasib idi. Gözünde biraz kırmızılık vardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)