Kıssadan Hisseler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıssadan Hisseler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bişri Hafi (k.s.)

Bişr-i Hafi Gidince

Bişr-i Hafi k.s. daima yalın ayak gezdiği için ona hürmeten hayvanlar hiç sokakları pisletmezdi. Bir gün bir şahıs sokakta hayvan pisliği görünce:

– Eyvah, Bişr-i Hafi gitti, diye feryadı bastı.

Araştırdılar, adamın dediği doğru çıktı.

– Bunu nasıl anladın diye soranlara dedi ki:

– Çünkü o hayatta olduğu sürece Bağdat sokakları hayvan tersiyle kirlenmemişti. Baktım ki artık böyle değil. Anladım, Bişr-i Hafi vefat etmiş!

Feridüddîn Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ

Hangisi Üstün ?

Tabiîn’in büyüklerinden Katâde rh.a. anlatıyor:

Abdullah b. Mutarrif rh.a. bir gün buyurdu ki:

– İki adam düşünün. Bunlardan biri, diğerine göre daha çok oruç tutup namaz kılıyor. Fakat diğer adam ona göre Allah katında kat kat daha üstün.

– Bu nasıl oluyor, diye sordum, şöyle dedi:

– O kimse, Allah Tealâ’nın haram kıldıklarından kaçınmada, daha çok ibadet eden adama göre daha fazla gayret sahibi olduğu, şüpheli şeylerden daha çok sakındığı için...

Beyhakî, Kitabü’z-Zühd

Azabı kaldıran amel

Kadının biri Hasan-ı Basrîye gelerek:

"Benim kızım vefat etti. Onu rüyamda görmem için ne yapmam gerekir?" dedi.


Hasan Basri kızını görmesini sağlayacak bir şeyler öğretti ve kadın da kızını rüyasında gördü. Kızının üzerinde katrandan bir elbise, ayaklarında pranga vardı. Durumu Hasan-ı Bas-ri'ye anlattı.

Bir zaman sonra, Hasan-ı Basri kızı rüyasında cennette gördü. Başında bir taç vardı ve:

"Ey Hasan, beni tanıdın mı? Ben, sana gelerek ricada bulunan kadının kızıyım!" dedi. Hasan Basri:

"Seni bu duruma getiren nedir?" diye sordu. Kız:

"Adamın biri bizim mezarlıktan geçerken Hazret-i Peygamber'e salât u selâm getirdi. Biz beş yüz elli kişi mezarlarımızda azap görmekteydik. Bunun üzerine 'Şu adamın getirdiği salât u selâm hürmetine bu kabirdeki-lerden azabı kaldırın!' denildi."

Tıkandı Baba

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

Tıkandı baba, çay getir
Tıkandı baba, kahve getir.
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail (a.s.) göründü ve
Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.

Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya

Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi

Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş. Tıkandı baba da

Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;

Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;

Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş

Geldi sultanım

Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş.
Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş;

Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış

Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,

Niçin, demiş. Askerler
Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline

Ne olacak şimdi, demiş

Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;

"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

Acaba farkında mıyız ?

Farkında Olmalı İnsan...

Kendisinin, hayatın, olayların ve gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.

Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre
karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.

Henüz bebekken "Dünya benim!" dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
ölürken de aynı avuçların "Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!" dercesine,
apaçık kaldığını fark etmeli.

Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra,
Azrailin her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan.
Ve ölmeden evvel ölebilmeli....

Hayvanların yolda, kaldırımlarda, çöplükte....
Ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.

Eşref-i mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) olduğunu rark etmeli.
Ve ona göre yaşamalı.

Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde dört kedi iki köpek beslediği halde,
Çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.

Eşine "Seni Çok Seviyorum!" demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
Dolabında asılı yirmibeş gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki,
Komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.

Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını
yemekte gizlendiğini fark etmeli.

Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını altmış yetmiş sene sonra
sigara yüzünden Azrail'e soba borusu gibi teslim etmenin emanete hıyanet
sayılacağını fark etmeli.

Altmışüç yıllık ömründe hiç karnı doymayan bir peygamber'in ümmeti olarak,
aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli.

FARK ETMELİ !!!

Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.

Kefendeki Mektup

Abdürrahmân bin Avf (r.a) buyurdu.

Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş.

Ben dedim ki,
-Ey emîr-el mü'minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim.

Buyurdu ki,
-Eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günâhımın yükünü kim götürür.

Dedim,
-Senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın (sav) yolu üzerine yürüyorsun.

Buyurdu ki,
-Ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân olurum ki, bu hilâfetden başabaş kurtulayım.


Oğulları Abdüllah babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rüyâda görmüş.
Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah (sav) hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı.

Seslenip, dedi ki,
-Ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi toplandılar.

Orada Abdüllah hazretleri buyurdu.

-Dün gece babamı rü'yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah (sav) hazretlerine babamı rüyâda göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş.

Dedim,
-Ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi.
Dedi,
-Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar muhâsebede idim.
Dedim.

-Ey baba nasıl hesâb olundun.

-Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi etdin.

-Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun.
Dedi ki,
-Ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim. Bu mektûbu benim kefenim arasına koy.


O mektûb şu idi.

Bir gün Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) hazretleri babamın yanına geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi. Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi.

-Buraya gelin.
Onlar dediler,
-Biz selâm verdik.

Babam dedi,
-İşitmedim.
Babam kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu ki,

-İki kaftan getir.
Her birini birine giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki,
-Bizden râzı olun ki, bilmedik, kusûr etdik.
Hasen ve Hüseyn (r.anhüma), babalarının huzûrlarına vardılar.

Dediler ki,
-Emîr-ül mü'minîn Ömer bize elbise verdi.
Hazret-i Alî (k.v) çok memnûn oldu ve buyurdu ki,
-Geri Emîr-ül mü'minîn huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah (sav) hazretlerinden işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur. Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.)
Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) geldiler, haber verdiler.

Hazret-i Ömer (r.a) dedi ki,
-Siz ikiniz de onu babanızdan işitdiniz mi?
Dediler,
-Evet.
Hazret-i Ömer oğluna dedi ki,
-Yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin (r.anhüma) babaları Alîden (ra) işitdikleri ve onun Resûlullahdan (sav) (Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu ve üçünün şehâdetlerini yaz.
Üçünün de şehâdetlerini yazdılar.

Sonra, oğluna:
-Ey Abdüllah! Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm üzerine koy ki, zor durumda kalınca imdâdıma yetişsin, buyurdu.

Mazlumun ahından kork

Sarayını büyütmek isteyen bir padişah vardı. Şöyle diyordu:

- Bu saray bana çok küçük. Her taraftan büyütülmesi gerek.

Mimarlarına bu saraydan daha büyük bir saray yapmalarını emretti. Mimarlar araştırmaya, saray çevresindeki toprakların ölçüsünü almaya başladılar. Bir şey hariç, sarayın büyütülmesi için her şey uygundu.

Saray dört bir yandan büyütülse, kare şeklinde, çok güzel ve süslü bir yapı olacaktı. Fakat bu karenin bir köşesinde, bu işe razı olmayan, yaşlı bir kadının evi vardı.

Padişah bir adamını kadının evine gönderdi. Adam şöyle dedi:

- Padişah, evini çok uygun bir fiyata almaya hazır. Alacağın bu parayla başka bir yerde çok daha büyük bir ev yaptırabilirsin.

Yaşlı kadın padişahın adamına şöyle dedi:

- Yıllardır bu evde yaşıyorum. Bu evde geçen çok güzel hatıralarım var. Ben bu hatıralarla yaşıyorum. Padişaha selamlarımı iletin ve evimi satmayacağımı söyleyin.

Adam tehditkâr bir üslupla şöyle dedi:

- İhtimal ki padişah bu cevaptan hoşlanmayacak, seni huzuruna çağırtacak. O zaman da böyle deme cesaretini gösterebilecek misin?

Yaşlı kadın şöyle cevap verdi:

- Evet. Bu cevabımı da ona söyleyin!

Adam saraya döndü, padişaha olanları anlattı. Kadını padişahın huzuruna çağırdılar. Yaşlı kadın biraz öfkeli şöyle dedi:

- Ey padişah, bu evin satılması lafı neyin nesi? Senin bu evle ne işin var? Bu hırsla devam edersen bütün dünyaya sahip olsan da gözün doymaz.

Aradan birkaç gün geçti. Kadının sözlerinden dolayı kızgın olan padişah, adamlarına yaşlı kadını gözlemeleri emrini verdi. Kadının evinden gittiğini söyledikleri bir gün, şu emri verdi:

- Evini yerle bir edin ve sarayımı da plâna göre yapın.

Yaşlı kadın evine döndüğünde, şaşkınlıktan donakaldı. Gözlerine inanamıyordu. Eşyaları bir kenara atılmış, evi yerle bir edilmişti. Etrafta çok sayıda işçi düzeltme ve yapım işleriyle uğraşıyordu.

Yaşlı kadın kendisine geldikten sonra içinde derin bir kin ateşi oluştu. Gözlerinden yaşlar boşandı, işçiler onu teselli etmeye çalıştılar.

Ne yapması gerekiyordu?

Hangi hakime şikayet etmeliydi?

Böyle bir zalimden bir mazlumun hakkını alabilecek kişi nerededir?

Kimdir o?

Kimdir?

Yaşlı kadın yere oturdu. İnlemeye, ağlamaya başladı. Sonra şöyle feryat etti:

- Allahım, ey Allahım! Ben burada yoktum, ama sen vardın. Niçin zalimi engellemedin? Neredeydin ey Allahım, neredeydin?

Sonra yaşlı kadın feryat etmeyi bıraktı, içinden derin bir ah çekti, bu ahla canı bedeninden kurtuldu ve Yüce Allah'a yöneldi. Bundan sonra da olması gereken şey oldu.

Ansızın kapkara bir bulut gökyüzünü kapladı. Şiddetli bir sarsıntı da yeryüzünü harekete geçirdi. Sarayındaki padişah, sarayın sütun ve tavanlarının yıkılarak toprağa gömüldüğünü gördü.



HZ. FERİDÜDDİN ATTAR (K.S.)

Gerdanlık ve Tavuk

Ali bin Heytî hazretleri, birgün, Irak’ın Nehr-ül-mülk beldesinin bir köyüne gidip sahibini hiç tanımadığı bir evin kapısını çaldı. Misafir kabul edilmesini rica etti. Ev sahibi de bu yabancı misafiri kabul etti. Bir ara misafir, ev sahibine kapının önünde dolaşmakta olan tavuğu işaret ederek dedi ki:

“Bu tavuğu tutun ve benim yanımda kesin!”

Ev sahibi itiraz etmeyip, tavuğu kesti. Misafir yine dedi ki:

“Tavuğun karnını yarın!”

“Peki.” deyip karnını yardı. Bir de ne görsünler, altın boncuklardan yapılmış bir gerdanlık.

Meğer, ev sahibi, kız kardeşine altından bir gerdanlık hediye etmiş. Kız kardeşi de gerdanlığı iki gün önce kaybetmiş. Kızın beyi de ona demiş ki:

“Bu gerdanlığı bul, yoksa seni öldürürüm!”

Gerdanlık bulunmayınca, herkes üzüntü içinde o geceyi bekliyorlarmış. Bulununca, kadının suçsuz olduğu anlaşılmış ve herkes çok sevinmiş.

Ali bin Heytî hazretleri, Rezîrân’dan buraya kadar gelmesinin sebebini şöyle açıklamış:

“Kız kardeşinin temizliğini ve beyinin kötü niyetini açıklamak için, Rabbimden izin alarak buraya geldim.”

Onun istifasını bizde kabul ettik

Mehmet Akif Ersoy her sabah Süleymaniye Camii’ne sabah namazını eda etmek için geldiğinde bir piri fani'nin her gün kendisinden önce camiye geldiğini ve ağlayarak dua ettiğini görür.

Mehmet Akif Ersoy ne kadar erken gelirse gelsin o yaşlı adamı adamı hep ağlarken görmektedir. Bir gün artık dayanamayarak yanına yaklaşır ve bu halinin sebebini sorar. İhtiyar adam bir türlü neden ağladığını anlatmak istemez aradan bir zaman daha geçer ve birgün istemese de yoğun ısrar üzerine sebebini anlatır;


Ben der Sultan Abdulhamid’in en çok sevdiği komutanlarından biriydim. Emrimdeki askerlerimle ülkem için gereken her şeyi yapıyordum.

Babam çok zengin biriydi büyük çiftlikleri vardı. Bir gün babam rahatsızlandı ve işlerini takip edemez oldu. Bunun üzerine ben babamın işlerini takip etmek için Sultan Abdulhamid’e istifa mektubumu sundum Sultan istifamı kabul etmedi.

Ben her gün tekrar Sultanın yanına gidip istifamı kabul etmesini istiyordum. En sonunda Sultan istifamı istemeye istemeye de olsa kabul etti. Ben çiftliğe gidip babamın işlerini takip etmeye başladım.

Aradan zaman geçti bir gün rüyamda Peygamber Efendimiz'i (s.a.v) gördüm. Yanında Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.), Hz. Ali (r.a.), ve Sultan Abdulhamid de vardı. Büyük bir meydanda durmuşlar önlerinden komutanlarıyla birlikte geçen Osmanlı ordularını teftiş ediyorlardı. Orduların nizam ve intizamını gördükçe mübarek yüzü gülüyor, komutanlarına askerlerine dua ediyordu. Birden meydanda dağınık bir birlik göründü. Başlarında komutanları da yoktu. Askerler darmadağınık bir halde geçiyorlardı. Peygamber efendimiz' in (s.a.v.) mübarek yüzünden gülümsemesi gitti. Sultan Abdulhamid’e dönerek;

- "Bu ordunun komutanı kim?" diye sordu. Sultan;

- "Ya Resulallah! (s.a.v) O ordunun komutanı şahsi işlerinden dolayı istifa etti, bizde mecburen kabul ettik." deyince, Peygamber Efendimiz;

- "Öyleyse onun istifasını bizde kabul ettik" buyurdu.

İşte o günden beri burada tövbe edip ağlıyorum. Belki Resulallah (s.a.v.) beni affeder diye.

Karınca kadar olmak

Nemrud İbrahim (a.s.) peygamber'in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydan yerine odunlardan büyük bir yığın yapılmış.

Odunları tutusturmuslar sonra. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutusacağını sanmış çocuklar.
Korkmus kaçmış bütün hayvanlar. İbrahim (a.s.) peygamber''i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacaklarmış askerler. Atacaklarmış ki Nemrud''un ne güçlü bir kral oldugunu anlasın, görsün; bir daha ona karşı gelmesin İbrahim (a.s.) peygamber.

Bu sırada bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile koşa koşa gidiyormuş. Hem de boyu göklere varan cehennemi ateşe doğru. Baska bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş hemen yanına yanaşıp:

"Bu acelen niye? Nereye böyle?"

Ağzında bir damla su taşıyan karınca o bir damlayı ellerinin arasına alıp,
"Duymadın mı ?" demiş.

"Nemrud, İbrahim (a.s.) peygamber''i ateşte yakacakmış. İste ateşin olduğu yere su götürüyorum."

Bu sözleri duyan karınca kendini tutamayarak kahkahalarla gülmeye baslamış.

"Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç bakmadın mı?"diye sormuş.
"Ne kadar büyük. Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?"

Su taşıyan karınca, "olsun" demiş ;

"Hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır."

Herşeyi Allah’tan İste!..

Bir gün Mevlâna Hazretleri Şeyh Selâhaddin-i Zerkûb’un dükkânında oturmuştu. Dostlar da dükkânın çevresinde halka olmuş ilâhî bilgiler ve sırlarla meşgul oluyorlardı. Birdenbire ihtiyar bir adam göğsünü döverek, ağlayıp sızlayarak içeri girdi; Mevlâna’nın ayağına kapandı, hüngür hüngür ağladı ve :


–Yedi yaşında bir çocukcağızım vardı. Onu çaldılar. Kaç gündür aramaktan dermansız bir hâle geldim; ama yine onu bulamadım, dedi. Bunun üzerine Mevlâna büyük bir hiddetle:


–Tuhaf şey bütün varlıklar Allah’ı yitirmişler, onu hiç aramıyor ve onun için de bir istekte bulunmuyorlar. Ne göğüslerini, ne de başlarını dövüyorlar. Sana ne oldu da göğsünü dövüyorsun. Senin gibi bir ihtiyar kendi çocukcağızının hasretiyle harap ve rüsvâ oluyor. Neden bir an Allah’ı aramıyor ve imdat istemiyorsun ki kaybolmuş Yusuf’unu Yakup gibi bulasın, buyurdu.



Çaresiz kalan ihtiyar derhâl tövbe etti ve göğsünü kapamağa başladı. Tam bu sırada onun kaybolan çocuğunun bulunduğu haberini getirdiler. (I, 118-119)

Kaynak : www.semazen.net

Hediye

En büyük velilerden biri olduğunda şüphe bulunmayan Bayezid-ı Bestâmi'yi ölümünden sonra bir dostu rüyasında gördü ve kendisine sordu:

- İlahi huzurda seni nasıl karşıladılar? Bayezid-i Bestami cevap verdi:

- Bana, "ne getirdin?" diye sordular. Ben de dedim ki "Bir dilenci bir padişahın huzuruna çıkınca ona ne getirdin diye sormazlar, dile bizden ne dilersen" derler.

Sözüme Rabbimin cevabı erişti: "Doğru söylüyor, doğru söylüyor

Hz. Ali (k.v) büyüklüğü

Birgün ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz Peygamber o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam gönderdi ve orada bulananlara sordu:

- Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız? Cevap verdiler:

- Yine iyilik ederiz.

- Yine kötülük yapsa?

- Biz yine iyilik ederiz?

- Yine kötülük yapsa?

Ashab cevab vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.

Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi. Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:

- Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?

- Yine iyilik ederdim.

- Yine kötülük yapsa?

- Yine iyilik yapardım.

Hz. Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da "yine iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,

- Ya Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler.

Allah korkusu

Hz.Davud - Allah (C.C)´in selami üzerine olsun.

Kürsü üzerine oturmus Zebur okurken gözleri yerde sürünen kirmizi bir kurda ilisir ve icinden "Acaba Allah´in bu kurdu yaratmaktan muradi ne ola ki" diye düsünür. Bunu üzerine Allah´in izni ile dile gelen kurt O,na söyle der:

"Ey Allah´in Resulu! Her gün, gündüzleri bin kere - Subhanallahi velhamdülillahi ve lailahe illellahu vellahu ekber (Allah´i noksanliklarinin her türlüsünden tenzih ederim, hamd O,na mahsustur. O´ndan baska ilah yoktur. Allah en büyüktür) demeyi Allah bana ilham etti.
Geceleri ise yine bin kere - Allahümme salli ala seyyidina Muhammedininnebiyyil (ümmiyi) ve ala alihi ve sahbihi ve sellem (Allah´im! Okuma yazmasiz Peygamberin olan Muhammed´e, O´nun soyundan gelenlere ve O´nun sahabilerine rahmet ve selam ihsan eyle) dememi ilham etti. Sen zikrederken neler söylüyorsun banada bildir de istifade edeyim."

Bu sözleri isiten Hz.Davud (A.S) kirmizi kurdu kücümsedigine pisman olur, Allah´dan korkarak O´na tövbe eder ve dergahina siginir.


Hz.Ibrahim (A.S) isledigi bir günahi hatirlayinca bayginlik gecirir ve kalbinin carpintisi (neredeyse) bir mil uzaktan duyulurdu, Allah´in emri ile bir gün kendisine Cebrail (A.S) gelir ve derki:

"Allah sana selam ediyor ve - dostundan korkan bir dost gördünmü - diye soruyor.

Hz.Ibrahim (A.S) Cebrail´e söyle cevap verir;

"Ey Cebrail kusurum aklima gelince ve cezasinida düsündükce dostlugumu unutuyorum"

Iste Peygamberlerin, velilerin ve salihlerin tutumu budur. Ötesi var sen düsün.

Kaynak : www.ehlitevhid.de

Yirmi saniyede

Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri'nin yanına gidip gelmişti. Bir türlü gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı. Birgün:
- Ey Üstad! Yoksa siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? dedi.
Hazreti Cüneyd:
- Sen lanetli İblissin. İlk geldiğin andan beri seni tanıyorum, buyurdu.
Şeytan:
- Ey Sultanü'l Muhakkikin! Sizin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, dedi.
- Defol mel'un! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun! Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan! diye bağırdı.

İnsanın en zayıf damarı "Sensin!" denilerek, koltuğunun altına girmektir. Nice cahil, günahkar, kendisini alim ve faziletli zannederek bu şekilde İslam'a zarar vermiş, verdirilmiştir. Günümüzün de en teklikeli hastalıklarından da birisi budur.

KAYNAK: AKAR, Mehmet; Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 147-148
www.dinvekitap.com

Namazımız nasıl acaba ?

Hâtem-i Zâhid (k.s.)hazretleri Âsım İbn-i Yûsuf hazretlerinin yanına geldiğinde Âsım (kuddise sırruh) ona sordu:

-Ey Hâtem namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?

O da 'Evet'deyince, Âsım (k.s.):

-Peki, nasıl kılıyorsun? diye sordu. Hâtem-i Zâhid hazretleri başladı anlatmaya:

-Namaz vakti yaklaştığında abdestimi sünnet üzere tazeliyorum ve namaz kılacağım yere dikiliyorum. Tâ ki her uzvum yerleşiyor.

Sonra Kâbe'yi iki kaşımın arasında, Makâm-ı İbrahimi göğsümün hizasında, Allah Teâlâ'yı mekândan münezzeh (pâk ve uzak) olduğu halde başımda hâzır ve kalbimdeki her şeyi bilir halde görüyorum.

Sanki ayağım sırat köprüsünün üzerinde; cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum ve kılacağım namazın son namazım olduğunu düşünüyorum.

Sonra ihsan ile (Mevlâ'yı görür gibi) iftitah tekbirini tekbirini alıyorum, tefekkürle okuyorum, tevâzû ile rükûa eğiliyorum, tazarrû ile secdeye kapanıyorum.

Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunuyor ve sünnet üzere selâm veriyorum.

Sonra da o namazı ihlâsa teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum.

Bunu duyan Âsam hazretleri:

-Ey Hâtem!Senin namazın böylemi? diye sordu. O da:

- Evet otuz senedir böyle namaz kılıyorum! deyince Âsım hazretleri ağlayarak şunları söyledi:

-Ben daha bu zamana kadar hiç böyle bir namaz kılamadım!

Somuncu Baba

Hamidettin-i Aksarayi hazretleri Yıldırım Beyazıt zamanında Bursa'da ekmek yapar satardı. Onun ekmeklerini şehir halkı âdeta yağmalarcasına alırlardı. Nasıl bir hamur yoğuruyordu da, bu derece lezzetli ekmek yapıyordu, bu kimsenin malumu değil onun
"Somunlar ... Mümünler ..." diye sokak aralarına, tatlı tatlı dökülen sesini duyunca , bütün Bursalı'lar birbirine girerdi.
Böylece Ulu Camii yapılırken orada çalışan işçilere kendi fırnında yaptığı somunlarını getirir ve dağıtırdı. O küçücük fırınında yapılan somunlar işçilere yeter ve herkes o somunlardan rızıklanırdı. Camide çalışan işçiler yemek saatinin gelmesini ve somuncubabalarının onlara taptaze sıcacık ve leziz somunlarından getirmesini dört gözle bekler, öğle saatini kollardı.
Nihayet Ulu Camii inşaatı bittiğinde; Yıldırım Beyazıt Emir Sultan Hz. lerine ilk hutbeyi okumasını söyler. Emir Sultan Hz. Padişah'a burada Hamidettin-i Aksarayi hazretlerinin ikamet ettiğini ve o varken hutbeyi okumanın kendisine düşmeyeceğini anlatır. Padişah'ta Somuncu baba'nın okumasını kendisinden rica etmesini söyler. Ve nihayet Israrlara dayanamayan Somuncu baba hutbeye çıkar.
Hutbe'de Fatiha süresinin yedi farklı tefsirini yapar. Tefsir bittikten sonra;
"Fatiha süresinin ilk tefsirini bütün cemaat anlar,
ikinci tefsiri cemaatin büyük bir kısmı anlar,
üçüncü tefsiri cemaatin yarısı anlar,
dördüncü tefsirini cemmatin küçük bir kısmı anlar,
beşinci tefsiri cemaatin çok azı anlar,
altıncı tefsiri birkaç kişi anlar,
ve yedinci tefsiri sadece kendisi anlar"
Cemaat Somuncu babalarının ne kadar büyük bir Allah dostu Evliya olduğunu görünce cami çıkışında onun elini öpmek isterler. O mübarek Zat cemaat'in isteğini kıramaz ve Ulu Camiin üç kapısından çıkan cemaat'e elini öptürür. Böylece bütün cemaat Hazret'in elini öpme şerefine nail olur.
Artık dağılmaya başlayan cemaat kendi aralarında konuşurken kendilerinin somuncu babanın elini öptüğünü anlatırken birden farklı kapılardan çıktıkları halde elini öptüklerini anlarlar. Kendilerinin Somuncu babalarının kerametini görünce Somuncu babalarına koşarlar. Oradaki görevi biten Hazret artık gitmiştir. O günden sonra bir daha Bursa yakınlarında görülmez. Hamidettin-i Aksarayi Hazretleri Soluğu Kayseri'de alır.
Sürç-ü lisan ettikse affola.

Salebe

Ebu Ummet-ul Bahilî'nin rivayet ettiğine göre Salebe İbni Hâtip Peygamber'imize
" Ya Rasûlallah, Allah'a duâ et de bana mal versin" dedi.
Peygamber'imiz onun bu arzusunu
"Yâ Salebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü yerine getiremeyeceğin çok maldan daha iyidir." diye karşılık verdi.
Salabe yine de "Ya Rasûlallah , Allah'a dua et de bana mal versin" diye ısrar etti.
Peygamberimiz ona
"Ya Salabe, beni misâl almak istemezmisin? Allah'ın Rasûlu gibi olmak istemezmisin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı." diye cevap buyurdu.
Salabe bu sefer dedi ki, "Seni Hak dinle peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki, bana mal versin diye Allah'a dua edersen, her hak sahibine hakkını vereceğim., şöyle şöyle yapacağım."
Bunun üzerine Peygamber'imiz "Allah'ım, Salabe'ye mal nasib eyle" diye dua etti. Salabe de koyun edindi.
Salabe'nin edindiği koyunlar böcek gibi üredi. Öyle ki, sürüsüne Medine dar geldiği için vâdiye taşındı. Bu yüzden öğle ve ikindiyi cemaatle kılıp, diğer vakitler cemaatten geri kalmaya başladı. Bu arada sürü üremesine devam ettiği için Salabe başka bir yere taşınmak ihtiyacını duydu ve Cuma'dan başka hiçbir namazı cemaatle kılmamaya başladı.
Derken sürü böcek gibi üremeye devam etti. Salabe de Cuma günleri kervanların yoluna çıkarak Medine'de olup bitenleri öğrenir oldu.
Bir gün Peygamber'imiz "Salabe ne yapıyor?" diye sordu. O'na "Ya Rasûlallah, sürü edinince Medine'ye sığmaz oldu" diye başlayarak olup bitenleri anlattılar. Peygamber'imiz "Yazık Salebe'ye, yazık Salebe'ye yazık Salebe'ye" diye buyurdu.
Bu sırada "Onların mallarından belirli bir sadaka al, böylece onları temizlemiş ve nefislerini arındırmış olursun. Onlar için duâ et, senin duân onları huzura kavuşturur."(Tevbe süresi âyet: 103) meâlindeki âyet inerek zekat vermek farz kılındı.
Peygamber'imiz Cuheyne kabilesi ile Beni Suleym kabilesinden iki kişiye yazılı bir emirname verip zekât toplamakla görevlendirdi., onlara "Saleb Bin Hatib ile Beni Suleym'den falan adama varıp zekâtlarını alın" diye emir verdi. Adamlar yola çıkıp Salebe'ye vardılar, Peygamber'imizin emirnamesini okuyarak kendisinden zekâtını vermesini istediler.
Salebe tahsildarlara "Bu cizyeden başka birşey değil, Bu cizyeden başka birşey değil, Bu cizyenin kardeşidir, gidin işiniz bitince bana yine uğrayın" dedi.
Bunun üzerine tahsildarlar Suleymi'ye yöneldiler. Suleymi onların geldiğini duyunca develerin en semizini seçerek onu zekatlık olarak ayırdı ve tahsildarları onunla karşıladı. Tahsildarlar bunu görünce " En semiz deveyi vermen gerekli değil, o yüzden bunu senden almak istemiyoruz" dediler. Suleymi "Ne münasebet alın onu, ben gönül hoşnutluğu ile veriyorum. Onu siz alasınız diye ayırdım." dedi.
Tahsildarlar görevlendirdikleri diğer zekâtları toplamayı bitirince geri dönerken Salebe'ye bir daha uğradılar, zekâtını vermesini istediler. Salebe bu sefer onlara "Yanınızdaki yazıyı gösterin" dedi. Yazıya göz atarken yine "Bu cizyenin kardeşidir, siz gidin ben ne yapacağımı düşüneyim" dedi.
Tahsildarlar Paygamber'imize döndüler. O onları görür görmez daha kendileri ile konuşmadan "Yazıklar olsun Salebe'ye" dedi. ve Suleymi'ye duâ etti. Tahsildarlar da Peygamber'imize gerekSalebe'nin ve gerekse Suleyni'nin nasıl davrandığını anlattılar. Bunun üzerine Allah (C.C.) Salebe Hakkında:
"Onlardan bir kısmı "Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekat verir ve mutlaka salihlerden oluruz" diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca onu cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar.
Allah da kendisine verdikleri sözden cayarak yalan söyledikleri için O'nun karşısına çıkacakları güne kadar kalblerine nifak ekmek suretiyle onları cezalandırdı." (Tevbe Suresi, Ayet: 75-77) mealindeki ayet indi.
Bu sırada Peygamber'imizin yanında bulunan Salebe'nin bir akrabası, inen ayeti duyunca Salebe'ye vararak ona "Yâ Salebe, anan ölesi, ulu Allah senin hakkında öyle şöyle bir ayet indirdi." dedi.
Bunun üzerine yola çıkan Salebe, Peygamber'imize vararak zekatını almasını istedi. Peygamber'imiz kendisine
"Allah, bana senden zekat almayı yasakladı" diye cevap verdi.
Peygamber'imizin bu cevabı üzerine Salebe başına toprak serperek döğünmeye koyuldu.
Peygamber'imiz ona
"İşte senin amelin, verdiğim emri yerine getirmedin." dedi.Peygamber'imiz (aleyhissalatu ve sellem) vereceği zekâtı almak istemeyince evine döndü.
Peygamber'imiz (s.a.v.) Ahirete göçünce Salebe, zekât borcunu Hz. Ebû Bekr'e getirdi, fakat Ebû Bekr de onu geri çevirdi. Arkasından Hz. Ömer'e getirince o da kabul etmedi. Hz. Osman'ın halifeliğe geçişinden sonra da Salebe Öldü.

Şems-i Tebrizi

Uzun kış gecelerinden birinde, bir yerde Hazreti Şems Sohbet ediyordu. Ortalık soğuktu, her taraf çatır çatır buzdu. Orada bulunan ve Hazreti Şems'e imanı olan bir aziz:
- Şimdi bir demet gül olsa da, gözümüz gönlümüz ısınsa!... diye naz ve niyaz edince, Hazreti Şems hemen anında dışarıya çıkarak, elinde görülmedik güzellikte hoş kokuşu bir demet gülle geri dönünce, herkes.
- Allah Allaaaaah! Sübhanallah!... Fetebârekâllâhu ahsenûıl halikîn ... diye ayılıp bayılınca, Hazreti Şems, şu açıklamayı yaptı:

- Bu keramet değildir! Arifler arasında zerafet derler buna! Bu dostların dileğiyle oldu. Ahsenül Halikin olan yüce Allah, samimi arzunuzu yerine getirmek için gayb âleminden bir hediye gönderdi!